Zaman en iyi sınama aracıdır

Okuma sırasında, hani denir ya, yaşamım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti desem yalan olmaz; nelerle ve kimlerle uğraşmışız, inanılır gibi değil.    

Popülaritenin, kitapların nesnel değerlendirilmesinin önünde en büyük engel olduğunu düşünüyorum. Bu düşüncem sadece kitabın doğrudan popülaritesini değil, yazarınkini de içeriyor.  Bir yazımda bahsetmiştim, özellikle romanları ve bunların içerisinde de hakkında çok şey yazılıp, çok konuşulanları hemen okumam, bekletirim. Burada tek amacım, ilk günlerde roman hakkında oluşan/oluşturulan yargıdan uzak durup, kendi başıma okuyabilmektir. Örnekse, tüm Orhan Pamuk kitapları.

Elbette konu sadece kurmacalarla sınırlı değil, tüm kitaplar için geçerli; hatta diğerleri için daha fazla geçerli çünkü sonrasında yaşanılanlar bu tür kitaplar için bir tür sınama olanağı da veriyor. İşte onlardan bazıları:

Nasıl bugünkü kuşaklar Recep Erdoğan dışında kimseyi tanımıyorsa, benim çocukluğum/gençliğim de Süleyman Demirel ile geçti; hep devletin yönetimindeydi. Bunca zaman sonra Büyük Türkiye kitabını okuyunca, iyi ki ‘yayınlandığında okumamışım’ diyorum çünkü kitaba bakarsanız ‘meğer ne kadar demokrat bir insanmış’ diye düşünürsünüz. Hatta “en büyük adaletsizlik ve eşitsizliğin işsizlik olduğundan şüphe yoktur” (s.219) bile diyor! Hani tanımadığımız, yıllarca bu ülkeyi yönetmemiş birisi olsa inanacağım. Demokrasi diyor, benim aklıma Milliyetçi Cephe hükümetleri geliyor; o insan hakları diyor, ben “bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz” sözlerini anımsıyorum; o laiklik dedikçe, İslami Bilimler Üniversitesi önerisini düşünüyorum…

Kitap boyu ve yaşamında ödün vermediği, tutarlı olduğu tek konu özel sektörün her koşulda savunulmasıydı. “İstihsal vasıtalarının devletin elinde olması israftır” (s.16), “Demokratik Cumhuriyeti tanımlayan en önemli iki özellikten birisi mülkiyet hakkıdır” (s.214) sözleri kitap boyu neredeyse üç, dört sayfada bir tekrarlanıyor. Bu arada dikkatinizi çekmiştir, son dönemin moda kavramı ‘Demokratik Cumhuriyet’ de özgün değilmiş.

Türkiye’de “halk kendi kendini idare etmeye 1946’da başladı” (s.49) ve “parti içi önseçimden herkes şikayetçi” (s.71) demesini de ayrıca not ettim.

Benzer durum 12 Eylül için de geçerli. Nurettin Bilici hukuk fakültesi öğrencisi iken tuttuğu günlüklerini 12 Eylül’e Giden Yol adıyla kitaplaştırdı. Kitap çok eski değil (2013 baskısı) ama günlük olduğu için yaklaşık 45 yıl önce kaleme alınmış. Bilici, lise öğrencisiyken namaz kılan, dönemin en büyük sağ gazetesi Tercüman’ı tercih eden, yani sağ eğilimli bir öğrenci. Faşistlerin egemenliğindeki Site öğrenci yurdunda kalırken, MHP Genel Merkezinde nöbet tutturulması gibi baskıcı uygulamalardan rahatsız olup, yurttan ayrılır. Günlükleri okurken sol üzerindeki devlet baskısını da rahatlıkla izleyebiliyoruz, ama elbette bugünden bakınca. Örneğin, 1979 sıkıyönetiminde fakültedeki solcu öğrenciler gözaltına alınırken sağcıların rahatlıkla derse girmesi gibi. Bilici, kişisellikten çıkıp da gazete manşetlerinden örnekler vermeye başladıkça ortalıkta sağ-sol çatışması değil de faşist terör olduğu iyice belirginleşiyor: Maraş katliamı, Abdi İpekçi cinayeti, 1 Mayıs 1977 provokasyonu gibi. O zamanlar 1 Mayıs 1977 saldırısı sol içi çatışma olarak gösterilmeye çalışılmıştı ama olayın tümüyle kontrgerilla operasyonu olduğu yıllar içerisinde net bir biçimde anlaşıldı.

Nurettin Bilici 12 Eylül darbesinden “huzur sağlandı” diyerek mutlu olsa da  ben darbenin resmi bilançosunu vermeden   edemeyeceğim: resmi verilere göre, 650 bin kişi göz altına alındı, 1,5 milyonun üstünde vatandaş fişlendi, 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı, 7 bin kişi için idam cezası istendi, 517 kişiye idam cezası verilip 50 kişi idam edildi, 99.000 civarında vatandaş örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı, 30 bin kişi sakıncalı görülerek işten atıldı, 3.854 öğretmen ve 120 öğretim üyesi mesleğinden ihraç edildi, 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkartıldı, 20 bin kişi siyasi mülteci sıfatıyla ülkeyi terk etti, resmi kayıtlarda 171 kişinin gözaltında işkenceden öldüğü belgelendi, cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.(1) Toplatılan kitaplar, yasaklanan filmler, kapatılan dernekler işin başka bir boyutu. Bu mu huzur?

Sonuçta neoliberal politikalar hayata geçirebilsin diye bu ülke insanları bunca acıya katlanırken, ki ekonomik sıkıntılardan bahsetmiyorum bile, ‘huzur gelsin diye yaptık’ denmesinin anlamsızlığı ayan beyan ortada artık.

Turgut Özal’ın darbenin yapılma gerekçesini yaşama geçirebilmek için iktidara getirildiğini söylemeye gerek yok sanırım. Sonrasında bugün için alışıldık, o günlerde ‘ilginç’ olan uygulamalar arka arkaya gelmeye başladı. Boğaz Köprüsünü satmak üzerinden başlayan tartışmaların devamında kamu mallarının satışı da ilk Özal zamanındaydı. Eğer bugün kamunun hiçbir varlığı kalmadıysa, Cumhuriyet’in tüm biriktirdikleri elden gittiyse, ülke böyle bir yoksulluk içindeyse, tümünün başlangıcı o yıllardır. ‘Benim memurum işini bilir’ gibi söylemlerle kamu ahlakı da yitirildi. Çok iyi anımsıyorum, Özal öncesinde kâr oranı yüzde yirmi beş ile sınırlandırılmıştı, bunun üstüne çıkılmazdı; bu hem suç hem de ayıptı. Sanırım, utanma duygusunun kaybının önemi düşünülenden çok daha fazla. Yine yakın çevre kayırılmasının ayyuka çıkması da o dönemin ürünüdür, ‘Özal’ın Prensleri’ günümüzün yandaşlarının prototipiydi.

Donanımlı da değildi, “Güneydoğu Anadolu Sorunu Nedir, Ne Değildir?” Özal’ın 1992 yılında Dicle Üniversitesi açılışında yaptığı konuşma. Ayrıntısına girmeyeceğim ama ne konuya egemen ne de çözüm önerileri gerçekçi.

Bugün bunları söylüyorum ama o günlerde Özal’ın yaptıklarını akıllıca ve doğru bulan o kadar çok sol eğilimli kimse hatırlıyorum ki, isim isim sayabilirim. O zamanlar böyle bir ruh hali vardı işte. Düşünüyorum da, neler yaşamışız.

Genel olarak baktığımızda Özal sonrasını Recep Erdoğan dönemi diye adlandırmakta bir sakınca olmaz herhalde. Süreç bitmediğinden bir bütün olarak okumak için henüz erken olabilir ama iki önemli alt dönemi hakkında konuşmaya da bir engel yok tabii. İlki Abdullah Gül’ün aktif siyaset yaptığı dönem ki bu Erdoğan’ın devletin resmi hiyerarşisinde daha geride olduğu yıllardır. Fatih Bayhan’ın Kayseri’den Çankaya Köşkü’ne Abdullah Gül isimli kitabı da esas olarak bu döneme odaklanmış. Anladığım kadarıyla Nakşibendi olan Gül’ün Milli Türk Talebe Birliği’nde (MTTB) militan olarak başlayan yaşamı, hep dinci örgüt ve kişilerin desteğiyle sürmüş. Özellikle Cumhurbaşkanlığı döneminin dinci gericiliğin devlet içerisinde kök salma yılları olarak nitelendirilmesi gerektiği kanısındayım. Buna karşın, nasıl olduğunu tam anlayamadığım bir biçimde demokrat olduğuna dair öyle bir hava yaratılmıştı ki neredeyse Erdoğan’ın karşısına cumhuriyetçi güçlerin adayı olarak çıkartılacaktı. Tıpkı Ekmeleddin İhsanoğlu tuhaflığı gibi. Neyse bu görüşler aşıldı da, artık en azından böyle bir sorunumuz yok.

Bayhan’ın kitabıyla ilgili bir şeyler söylemem gerekirse, içinde Gül ile ilgili hiçbir özel bilginin bulunmadığını, tümüyle gazete haberlerinden hazırlandığını söyleyebilirim.

İkinci alt dönem ise Ergenekon Kumpası dönemi. 15 Temmuz darbe girişimine dek uzanacak sürecin başlangıcı ‘Ergenekon’ operasyonlarıydı. Önceleri bu operasyonlarla ‘derin devlet diye bir şey kalmayacağı ve Türkiye’de artık her şeyin şeffaf olacağı’ biçiminde bir algı yaratılarak sonradan FETÖ firarisi olacak savcı Zekeriya Öz önderliğinde garip işler yapılmaya başlanmıştı. Gecekondu bahçelerinde gömülü silahların bulunmasıyla başlayan süreç, sözcüğün tam anlamıyla Cumhuriyet ile hesaplaşmaya çevrilmişti. Hatta Recep Erdoğan’ın kendisinin o mahkemelerin savcısı olduğunu söylediğini anımsıyorum. Yaratılan algı öyle bir boyuttaydı ki kimi solcular ‘süreç yarım kalmasın, sonuna dek gidilsin’ diye eylem bile yapmıştı. Sonuçta her şeyin düzmece olduğu ortaya çıktı, gizli tanık ifadelerinden başka ellerinde hiçbir kanıt olmadığı görüldü.  Kod Adı Darbe kitabında Zihni Çakır, olasılıkla dava dosyasındaki bilgileri kullanarak pek çok iddiada bulunuyor. “Savcı Öz ve iki çalışma arkadaşının üzerinde soruşturmayı eksik tamamlamaya yönelik bazı baskıların kurulduğunu” (s.68) bile söylüyor. Evet, artık bu operasyonun tümüyle düzmece olduğu biliniyor ama o zaman basında “Zihni Çakır 2009 yılında mahkemenin kendisini Kod Adı Darbe adlı kitabıyla ilgili kaynakları açıklamaya zorlaması konusunda şikâyette bulundu. Çakır, Kod Adı Darbe kitabında Özdemir Sabancı cinayetinin Hüseyin Kocadağ, Abdullah Çatlı ve Subay Hüseyin Pepekal tarafından organize edildiğini savundu. Ayrıca Çakır, 2008 yılında Ergenekon Başkanının 1997 askeri muhtırasında yer aldığını söyledi.” (2) şeklinde haberler çıkmıştı. Kitap o yıllarda öylesine ilgi çekmişti ki yayınladığı 2008 yılında pek çok baskı yaptığını (bendeki 4. baskı) biliyorum; şimdi kimse dönüp bakmaz bile. İşte bu yüzden bu tür kitapların hemen değil de üzerinden bir süre geçtikten sonra okunmasından yanayım.

Sonuçta bu hafta keyifli bir okuma yaptığımı söyleyemem. Bahsettiğim kitapların sadece ‘elimde belge olsun’ diyenlerin işine yarayacağı çok açık. Okuma sırasında, hani denir ya, yaşamım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti desem yalan olmaz; nelerle ve kimlerle uğraşmışız, inanılır gibi değil.    

 

(1)http://haber.sol.org.tr/turkiye/iste-12-eylul-darbesinin-bilancosu-116090

(2)https://www.ankaramasasi.com/haber/2076902/zihni-cakir-kimdir