Yeni bir dönemde eleştiri ve öz eleştiri üzerine notlar

Ailenin kutsallık halesi sökülürken, sınıfın üstünden atlanmıştır. Bakım emeğinin sosyal politika konusu haline getirilmesi gerekliliği, kadın yoksulluğu ve işsizliğine dönük kamucu politikalar oluşturma ihtiyacı, emeğin cinsiyeli yüzündeki türlü konular ve bu arada iki yüz yıllık “eşit ücret talebi” merkezi temalar haline gelememiştir.

Son iki ayda yapılan çeşitli seçim değerlendirmelerine bakıldığında, AKP’nin “seçim zaferinin”, solda bir eleştiri ve öz eleştiri dalgasını yeniden canlandırdığını görüyoruz. Kuşkusuz oldukça faydalıdır. Hatta aynı çabanın Türkiye kadın hareketi için de elzem hale geldiğini belirtmem gerek.(1) Zira son on yılın en diri sokak muhalefetinin kadınlar tarafından oluşturulmasına rağmen milyonlarca kadının AKP rejimine onay sunmuş olması, üzerinden atlanabilir bir konu değildir. Neden böyledir? Burada eleştiri ve öz eleştiri faydalı olacaktır.

Eleştiri ve öz eleştiri diyorsak, en geniş anlamıyla kadın hareketimizin, AKP rejimini yeterince sorunsallaştırılamadığını ifade ederek başlayabiliriz. Nitekim 100 yıllık Cumhuriyet tarihinin neredeyse dörtte birini kaplayan bir rejimle karşı karşıyayız. O halde adım adım geriye giderek bugüne dönelim.

1 - AKP rejiminin yerleşme ve kuruluş yıllarında “kadın düşmanlığı” resmi bir mertebede değildir.

Neredeyse çeyrek yüzyıla uzanan AKP iktidarı yekpare bir tarihsel hatta yerleştirilemez.

AKP iktidarının kabaca 2000’lerin sonu ile noktalayabileceğimiz ilk on yılına rejimin yerleşme ya da kuruluş yılları olarak bakmak gerekir. 2000’ler Türkiye’si, 28 Şubat'ın sıcak soluğunu ensesinde hisseden, “gömlek değiştirdiğini” söyleyerek iktidara tutunmaya çalışan bir parti için hem özgül iç dinamiklerin hem de uluslarası dengelerin hassas biçimde gözetilmek zorunda olduğu bir dönemdir.

Bu dengeler uluslarası planda hala post-sovyetik dünyanın etkilerini içermektedir. Nitekim “komünizm öldükten” sonra “yeni uluslararası toplum”; hak, hukuk, demokrasi, özgürlük gibi söylemler ile yaldızı daha parlarken dökülen “yeni dünya düzeninin” normları ile inşa olmuştur. Dünyadaki türlü adaletsizliklerin, temiz suya erişimden kadına yönelik şiddetle mücadeleye değin pek çok konunun, uluslararası “bağımsız” kurumlarca çözüme kavuşturulacağı iddiası yeni bir “hegemonya tesisini” ifade etmektedir.

Bu bağlamda, “AB’ye giriyoruz” sayıklamalarının, dillere pelesenk olan “AB müktesebatı” laflarının, STK faaliyetlerinin, Dünya Bankası ile ortak projelerin, çeşitli özneleriyle komisyonların, kulisçiliğin vb. AKP’nin ilk dönemine damga vurması kaçınılmaz olmuştur. Bu nedenle açıkça “kadın düşmanı”, siyasal islamcı ataerki, rejime henüz rengini vermiş değildir. Hatta bu dönem, kadınlar için özellikle hukuksal alanda kimi kazanımlar bile mümkün olabilmiştir. Öyle ki kabaca bu on yılın sonunda AKP iktidarındaki Türkiye, İstanbul Sözleşmesi'ni imzalayan ilk ülke olmuştur.

2 - Cumhuriyetle hesaplaşma ve AKP ile “pazarlık mesafesini korumak”, bir siyasi hat olarak öne çıkmıştır.

2000’li yılların Türkiye’sindeki bu dinamikler, kadın hareketimizin AKP ile ilişkisini baştan kötürümleştirmiştir. “Başörtüsü sorunundan” patriarkal Cumhuriyetle hesaplaşmaya uzanan yeni paradigma, “müktesebata” uydurulan kazanımlarla ilerledikçe ve bu arada projeli, komisyonlu, kalkınmalı işler çoğaldıkça, AKP ile “pazarlık mesafesini korumak” siyasal bir hamle olarak öne çıkmıştır.

Pek çok çaba, kazanım (kadın cinayeti kavramı ve mücadelesi), tartışma ve ihtilaf bir tarafa, bir ucuna Cihan Aktaş’ın (“laiklik mezalimi”), Nilüfer Göle’nin (“siyah güzeldir”) yerleştiği bu dönem “AKP rejimini sorunsallaştırmaktan” oldukça uzak kalmıştır.

Dönemin sosyalist partileri de bu açmaza doğru ve etkili bir yanıt üretememiştir.

Bu süreçte AKP ise oldukça pragmatist davranmış, çeşitli irtibat ve mesafeleri korurken aşağıdan örgütlenmesini sürdürmüştür. Cemaatler, sosyal yardım politikaları, kadınlarla mahalle bazlı seçim çalışmaları gibi çeşitli düzeylerde, kadın odaklı bir toplumsal seferberliği diri tutmuştur.

3 - AKP rejimi hüviyet kazanırken “kadın düşmanlığını” bir devlet politikası olarak belirlemiştir.

2000’lerin sonlarına yaklaşılırken, yeni egemenlik paylaşımları ve emperyalist hiyerarşinin tepesindeki kudurgan çekişmeler, bir tür “çok merkezlilik” eğilimi olarak “otoriter rejimlere” daha fazla özerklik alanı açan, yeni bir emperyalist kapitalist sistemi şekillendirmiştir. Nitekim 11 Eylül’den Trump Amerikasına, Avrupa’da aşırı sağın yükselişinden Orta Doğu’da kesintisiz savaş ortamına uzanan dünya sahnesi, Erdoğan, Modi, Putin gibi reislerin yükselişiyle karakterize olmuştur.

Bu bağlamda “her kürtaj bir Uludere'dir” (2012), yeni dönemi muştulayan sözlerden biri olarak okunabilir. Nihayet Gezi Direnişi (2013), tartışmasız biçimde artık hüviyet kazanmış bir rejimin varlığını ortaya koyacaktır. Bu hüviyetin ana mottolarından biri belli olmuştur: “Kadın ve erkek, fıtrat olarak eşit değildir” (2014).

İmam nikahı uygulamasından sistematik kutsal aile söylemine, kadına şiddette cezasızlık politikalarından 4+4+4 gibi uygulamalarla kız çocuklarının okuldan uzaklaştırılmasına, günlük ritimde üretilen devletlü kadın düşmanı söylemlerden kadın istihdamını baltalayan pek çok uygulamaya uzanan saldırılar yeni dönemin manşetine yerleşmiştir.

Tüm bunlar, yeni uluslararası entegrasyona uymaktadır. Zira emperyalizmin çeşitli coğrafyalarda boy boy türeyen reislerine verdiği krediler, kadınların mücadelesi için “müzakere döneminin” bittiğini, bir dönem öyle ya da böyle işleyen “müktesebatlı” uluslararası toplumun gündem dışı olduğunu ifade etmektedir. “Toplumsal cinsiyet karşıtlığı” uluslarası düzlemde tüm gerici öznelerin, sağ popülist siyasetlerin biricik konusu haline gelmiştir.

Pekin +20 toplantısında (2015) “kutsal aileci” devletlerin oluşturduğu klik önemli bir gösterge olmuştur. “Kadınlar insan değildir” denilemeyen bir çağda kadın düşmanlığını sürdürmenin argümanları belli olmuştur: Aileler yok oluyor, LGBTİ+’lar toplum ve gelecek için bir tehlikedir, fıtrat olarak kadınlar yerlerini bilmelidir vs.

Tüm bunlardan dolayı bugün Afganistan’da, Irak’ta, İran’da kadınların yüz yüze kaldığı vahşi saldırılar bir anomali oluşturmamaktadır. IŞID barbarlığı tümüyle unutulmuştur. Yine tüm bunlardan dolayı bugün Ukrayna’da kadınların insan kaçakçılığı, fuhuş ve taşıyıcı annelik gibi şiddet ve sömürü biçimlerine maruz kalmaları bir anomali değildir.

Ve nihayet, tüm bunlardan dolayı bir dönem AİHM’den ceza alması vesilesiyle de (Nahide Opuz davası) İstanbul Sözleşmesi'ne imza atan bir ülkenin, bir gece Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle sözleşmeden çıkması (2021) bir anomali oluşturmamaktadır.

4 - Son 10 yıldaki çoğu örnekte, kadın hareketimizin AKP’nin adını dahi unuttuğu görülmüştür. Siyasi muhatabı belirsiz kılınmış bir “patriarkayla mücadele” stratejik bir yarar sağlamamıştır.

Yazının başında "AKP rejiminin sorunsallaştırılamaması" demiştik. 2010 sonrasını odağa alırsak, katıldığım çeşitli toplantılarda ve eylemlerde de gözlemlediğim şey tam olarak budur. 2016’da “AKP mi? Sanırım Atladık Onu” başlıklı yazımda ifade etmiştim.(2) Bu yazıdan sonra da pek çok kez aynı duruma şahit oldum. Ataerki, patriarka, erkek şiddeti vs canhıraş eleştiriliyordu ama nedense patriarkanın devlet sahibi biricik unsuru AKP unutuluyordu ya da yeterince odağa alınmıyordu.

Neden ve nasıl böyle olmuştur, uzun uzun konuşulmayı hak ediyor kuşkusuz. Siyasi gerekçeler (mesela “AKP ile pazarlık mesafesinde kalmak”) ya da ideolojik gerekçeler (soyut bir patriarka algısı) ya da belki pragmatik gerekçeler (formel siyasetlerin üstünde bir noktaya işaret ederek kitlesel, hareketli ve güçlü kalmak) olabilir.

Yıllar yılı çeşitli siyasal süreçler, hangi özgül durumları davet ederse etsin bu durumun stratejik bir fayda sağladığını söyleyemiyoruz. Sosyalist partilerdeki kadın örgütleri de buraya dönük ideolojik ve siyasal yanıt üretmekte yeterince etkili olamamış; ayrı ya da birlikte, harekete etkili bir müdahalede bulunamamıştır.

5-Kadın hareketimizde, “ben kültürünün”, “hareket olmanın”, “performansın” cezbesi karşında örgütsüzlüğün öne çıkışı engellenememiştir.

Gezi Direnişi'nden beri Türkiye’deki en güçlü toplumsal dinamiklerden biri olan, son üç-dört yıla kadar darbe ve sıkıyönetim koşullarında bile meydanı boş bırakmayan kadın hareketimiz, çok belirgin düzeyde bir temsil ve örgütsüzlük sorunu ile yüz yüze kalmıştır.

Son on yılda özellikle 8 Mart ve 25 Kasımlarda kentlerin meydanlarında, kimilerinin biraz küçümseyerek söylediği gibi “karnavalesk” bir direniş olarak beliren, kitleselliği ile iktidarı “kudurtan” kadın hareketimiz, refleks vermenin ötesine taşınamamıştır. On binler toplanmış, türlü performanslarla egemene “hudut çizilmiş”, sonra evlere, iş yerlerine, hayatın olağan akışına dönülmüştür.

Feminist Gece Yürüyüşlerinde olduğu üzere, harekete olabildiğince bireysel katılım önemsenmiş, örgütsüzlerin örgütlenmesi bir tarafa örgütlü kadınlara “örgütlülük bağını çağrıştıracak” slogan ya da bayraklar kural olarak yasaklanmıştır. (3)

Sosyal medyanın yarattığı yeni kültür (dijital aktivizm) ve bloglar üzerinden kendini ifade eden, haklılığını ve biricik meşruiyetini “benim fikrim” üzerinden seferber eden “ben direnişi“, siyasal mücadeleyi “performans” ve dışavuruma sıkıştırmış, örgütsüzlüğü daha da pekiştirmiştir.

Kadın hareketimizin örgütlü, sosyalist yapıları bu alanlara girememiş, bu kültürel evreni kapsayıp dönüştürecek bir alternatif yaratamamıştır.

6 - İktidarın “kutsal ailesine” karşı anti-aile teması, kadın hareketimizin kitlesel kapasitesini sınırlamış; kimlik-tanınma odaklı siyasetlerin hegemonyası, mücadeleyi ağırlık olarak “yaşam tarzı aktivizmine” yığmıştır. Bu ortamda kadın yoksulluğu, sosyal politika, emeğin cinsiyeli yüzü, eşit ücret gibi maddi temeller hepten görünmez hale gelmiştir.

Otoriter kapitalizmler için amentü haline dönüşen “kutsal aile” temasının ikiyüzlülüğünü göstermeden kabaca “batsın aileniz” demek, oldukça büyük bir operasyonu hafife almak olmuştur. Zira neoliberal cangılda aileyi ateşe atan, bizzat egemenlerdir.

Okuyamayan, çalışmak zorunda olan çocuğu, yoksullukla boğuşan, en temel yaşam maddelerine bile ulaşamayan anneyi, yaşamının son yıllarında bile ya hasta ya da torun bakmak zorunda kalan büyükanneyi hatırlatmadan başlayan “anti-aile tabu yıkıcılığının” toplumsal karşılığı oldukça sınırlıdır.

Ailenin kutsallık halesi sökülürken, sınıfın üstünden atlanmıştır. Bakım emeğinin sosyal politika konusu haline getirilmesi gerekliliği, kadın yoksulluğu ve işsizliğine dönük kamucu politikalar oluşturma ihtiyacı, emeğin cinsiyeli yüzündeki türlü konular ve bu arada iki yüz yıllık “eşit ücret talebi” merkezi temalar haline gelememiştir.

Aksi yöndeki çabalar dar sendikal pratiklere benzer biçimde oldukça etkisiz kalmıştır, hareketin bütününü etkileyememiş, toplumsallaşma kanallarına ulaşamamıştır.

Ve son olarak...

7 - Amasız fakatsız bir laiklik, tarikat ve cemaat yapılarına karşı kararlı bir mücadele perspektifi kadın hareketimizin merkezi teması haline gelememiştir.

Son 20 yılın patriarkal Cumhuriyetle hesaplaşma gibi çeşitli motivasyonları, kadın hareketimizin laiklik hattında yetersiz kalmasına neden olmuştur. Gerici saldırılara karşı verilen anlık refleksler daha ileriye taşınamamış, laikliğin kadınlar için “kırmızı çizgi” olduğunu gösteren geniş birliktelikler yaratılamamıştır.

Laikliğin yalnızca bir “yaşam tarzı” meselesi olmadığı; laikliğin, kadının çalışmasından çocuğun kreşe gidebilmesine, kız çocuğunun okuma hakkından cinsel şiddetle mücadeleye değin toplumsal cinsiyetin tüm çelişki ve çatışmalarına uzanan bir varlık meselesi olduğu, geniş yığınlara propaganda edilememiştir.


Kaynak

1-) Bu yazıyı yazarken de epey faydalandığım, iyi sorgulamalardan biri için bkz.

https://www.kadinisci.org/dosya-arastirma/koc-ev-kadinlarini-akpden-vazgecirecek-ideolojik-havuzu-olusturamadik/

2-) https://www.ilerihaber.org/index.php/yazar/akp-mi-sanirim-atladik-onu-53744

3-) Tartışmalı yanlarıyla birlikte bu konuda bir eleştiri için bkz.

https://www.evrensel.net/yazi/85940/feminist-yuruyuse-kenar-notlari

Bu yazıda, "Feminist Gece Yürüyüşüne katılmak isteyen örgütlü kadın kesimlerine hitaben yazılan ön bilgilendirme notunda yürüyüşün gücünü aldığı ilkenin 'herkesin kendi adına konuştuğu, bağımsız feminist örgütler de dâhil olmak üzere hiçbir temsiliyetin bulunmadığı, feminist bireylerin sözünü belirlediği bir alan olarak varolması; (yürüyüşün) bu şekilde ve bu yöntem sayesinde büyümesi' olarak konulmasına" dikkat çekilmektedir.