Bir 68’linin ‘gündüz düşleri’

Sürüp gidecek mi bu darmadağın halimiz, şiir susacak, hikâye bitecek, sonunda kapımızı çalacak mı karanlığın kara eli?

Zamanda geriye dönüş yok, filmlerde olabilir. İnsanın da bu nedenle zamanla kavgası didişmesi bitmez. Yapılacaklar tükenmemiştir, an yaşanamamıştır, gelecek kurulamamıştır; anılar bir vicdan azabı gibi üstüne üstüne gelir insanın. Bu nedenle de borcunu ödeyemediğini düşünen 68’li yeniden gücü yettiğince kavgaya dahil olmak ister. Bu nedenle şiirin gerçeği yeniden kurgulamasını, sıradan gerçeği zenginleştirmesini, yaşlanmış bedenini canlandırmasını bekler.

Böyledir; hikâye de şiir hayatın kendisidir. Şiir de rüya da, sömürü uygarlığına değil, gündüz gözüyle seçilmiş bir rüyayı görmek için hızla yürüyen, ellerindeki bayrakları gururla taşıyanların adımlarına, o yürüyüşün ritmine yansıyacaktır.

***

Bizim yaşlandıkça, kaçınılmaz sona yaklaşıkça anılara sığınmamızın nedeni de budur; o yılların gözü pek delikanlılarının hayatı böyleydi; hoyrat cesur adımlarla şehre doğru yürürdük, boyadığımız duvarlarla konuşurduk; şehir ürkerdi, şehir yalnızca geceleri alırdı koynuna, şehri yalnız geceleri affederlerdi, alkolün ve hikâyenin izniyle bizi.

Hikayemiz yoksul insanların, denizin hırpaladığı keskin yüzlü balıkçıların hikayesine dönüşürdü. Sokaklarda gördüğümüz, şöyle bir sezdiğimiz gerçeği, kitaplardan öğrendiğimiz kurtuluş yöntemlerini kapıları tek tek çalarak anlatır, kurtuluşun kapıların arkasındaki insanların elinde olduğunu bağırarak geçerdik meydanlardan, şehrin sokaklarında öfkeyle dolaşırdık. Uzun yürüyüşlere çıkar, Zap suyuna köprü yapar, sonra amfilerde, kahvelerde, salonlarda anlatırdık kurduğumuz umutlu düşleri.

Ne hayattı ama!

Sarıp sarmalardı şehir uykusuz ve yorgun kahramanları; öperdi alınlarımızdan kurtarılmış nazlı bir sevgili gibi şehir. Gecenin tülü uzun kirpikleriyle üstümüzü örttüğünde şehrin koynunda sızardık. Rüyalarımızda geçip giden günün bizi zafere yaklaştırdığını düşünür, kapıların arkasına saklanan insanların, deniz kıyısındaki gecekondularında ağlarını tamir eden balıkçıların kurtulacağı zamanların yaklaştığını hayal ederdik; elimizdeki kitapların sayfalarında yazardı çünkü hakikatin harfleri, kelimeleri, cümleleri.

***

Sonra yaşlandık. Şehir de yaşlandı, yaşlandıkça daha çok talan ettiler, her gün biraz daha çirkinleşti. Yine de bizim şehrimizdi. Sonra uykusuz geçmiş bir gecenin sabahında, işte üç beş eski delikanlı şehrin gizli kalmış, unutulmuş ya da sırası gelmemiş bir parkının çığlığını duydu. “Şehir bizi çağırıyor” dedi içimizden biri, bakıştık bir an, hızla parkalarımızı giydik, parka doğru yürüdük. Çığlığın ağaçlardan geldiğini gördük. Korkuyla gökyüzüne yükselen bir sayha, incecik bir şikâyet gibiydi, Yıllar önce bizi sarıp sarmalayan eski şehrin yüreğinden geliyordu o çığlık. Hep birlikte o çığlığa doğru koştuk. Delikanlılar kucaklayıp söndürdüler ateşi, Bütün şehir oradaydı, bütün kapılar açılmış, kapıların arkasındaki babalar, anneler, küçücük çocuklar bayramlıklarını giymiş o çığlığa doğru yürüyorlardı. Balıkçılar da gelmişlerdi, ellerinde balıkların parlayan pullarının izleri, yüzlerinde denizin o sert havası vardı.

Sonra park dumana boğuldu. “İşte eski günlerdeki gibi” dedi bizim ihtiyarlardan biri, “mendilini ıslat yüzünü kapat, gözlerini ovuşturma” dedi genç bir kıza öteki ihtiyar, ben de “geçer şimdi” dedim gözlerime dolan dumanı silkeleyerek. O sırada meydanı doldurdu kapıların arkasına saklananlar, balıkçılar, tiyatrocular, sinemacılar, yazıcılar, baktım Ahmet’in yüzü kanıyor, baktım Çiğdem’in gözleri yaş içinde, ağlıyor mu, gazdan mı bilemedim. Öteki köşede kıpkırmızı entarisiyle o kadın öyle duruyor gaz tüfeğinin karşısında, sonra baktım meydan dolmuş taşmış o eski günlere benzemiş.

***

O eski günlere dedim, yüreğim sıkıştı. “Çocuklar, çocukları götürün” diye bağırıyordu bir kadın, meydanda beyaz bir araba dört dönüyordu, Sular İdaresi’nin duvarlarının üstünde karanlık adamlar vardı. Silah sesleri duydum sonra, sonra karardı hava. Sonra zamanın sırrını yendim; parka, parkalı arkadaşlarıma döndüm. Gazeteciler şehrin güzelleştiğini, olağanüstü bir gün yaşadığını söylediler, park yüzündenmiş, çok mutluymuş, “yüzünün kırışıkları azalmış sanki” dedi Süheyla; güldüm içimden, “akşam olacak, bizi koynuna alacak göreceksiniz” dedim bizim parkalılara. “Gördünüz mü dedi Ercüment, gülerek bakıyormuş Taksim taraflarına, dizi filmlerde görünmekten sıkılmış Kız Kulesi.” “Şehir gülüyor” dedi başka biri, “şehir dirildi, bak her yerde şenlik var”, “Ankara’dan da haberler geliyor” dedi öteki heyecanla makina başında telgraf çözer gibi, Kuğulu Park’taki çadırları söküyorlar hoyratça ama dağılmıyor kalabalık” dedi kelime kelime heceleyerek. “İzmir’de binlerce insan sığamadı Gündoğdu meydanına, taştılar denize doğru” dedi Hikmet, “her yerde her yerde her yerde” diye kelimeleri yutarak konuştu. Niyazi, “bütün şehirlerde mi?” Her şehrin bir parkı, korunacak ağaçları yok mudur? “Ağaçlar büyüdü” dedi bizim özene bezene giydiği parkası üstünden sarkan ihtiyarlardan biri, çok bilmiş bir edayla konuşuyordu, “ağaç şimdi başka taleplerin isteklerin asgari ücretin enflasyona yenik düşmemek için çırpınan ücretlerin...” Sustum ben, hep korkarım çünkü, “Dimyat’a Pirince giderken, evdeki bulgur...” diyecek oldum, kemikli elleriyle ağzımı kapattı, uçları yukarı doğru kıvrık kaşlarını çatarak.

***

Parkın içine yürüdük sonra, akşam oluyordu, çabuk yoruluyoruz artık, alaca karanlıkta şehrin şefkatine ihtiyacımız var bizim. İki ağaç arasına bir dört beş raflık bir kitaplık kurmuşlardı, önünde küçük bir tabureye tünemiş bir ihtiyar, “ne yapıyorsun satıyor musun kitapları” dedim. “Hayır bunlar satılık değil, al istediğini oku getir sonra”, “Ya getirmezsem”, “parkandan utanmazsan getirme senin olsun” dedi. “Şaka şaka diye geçiştirdim, nerede okuyayım ki?” “Bak git şu çadırda yer var, ben kurdum o çadırı, hem sen beni tanımadın mı, ben hani büyük amfide aynı sırada değil miydik?” “Hüsrev misin sen?” dedim, “Hüsrev’im” diye fısıldadı. “Gece için kaygılanıyorum, parkı basarlar, ağaçları keserler, çocukları döverler, karakola çekerler delikanlıları. Belki öyle olur belki de olmaz bu gece, sen uyu şimdi sonra ben uyurum” dedi kitapçı.    

Gittim küçücük çadıra girdim, kıvrılıp yattım kırçıl bir battaniyenin üstüne. Elimde Ahmet Telli uyuyakalmışım. Bükülü sayfada “Kör us kara bilgi, ara ver” diye başlayan şiir vardı. / Gagaladığın bu gövdeye / Ki aralıyor şimdi geceyi / Sezginin sakınımlı, uysal / Parmakları bir daha” diyordu Ahmet Telli Mecaz şiirinde; ama olmayacak, ara vermeyecek. İşi çok onun daha. Ama biz yine de “Sızınca karanlık bir an’a / Kibrit çakımı rüyanın sihri”ne döneriz, “Döneniyor ağır hakikat / Hüznün ve matematiğin / Baş döndüren kimyasında.”

***

Evet, ara vermiyor, vermeyecek. Şehir daha da çirkinleşecek; korkuyor ama, korktuğu da başına gelecek günün birinde. Meydanı betonladılar; tamam betonladınız da çocukları niye topluyorsunuz, vekilimiz Can Atalay’ı niye bırakmıyorsunuz, Merdan Yanardağ, sık sık alıp bıraktığınız Barış Pehlivan neden içerde? İçi boş, tanığı gizli yeni davalar mı kuracaksınız yine.

Peki biz ne yapacağız? Sürüp gidecek mi bu darmadağın halimiz, şiir susacak, hikâye bitecek, sonunda kapımızı çalacak mı karanlığın kara eli?