14 Mayıs seçimleri neden farklı?

“İnsanlar tarihlerini kendileri yapar; ama onu özgür iradeleriyle değil, kendi seçtikleri koşullar altında değil, dolaysız olarak önlerinde buldukları, verili, geçmişten devrolan koşullar altında yaparlar.”

İlk verilen yanıt kamplaşma çok keskin o nedenle önceki seçimlere benzemiyor olmalı. Keskinleşmeyi gösteren ilk olgu kamplardan birinin yani iktidar partisinin rotasını yeni ortaklarıyla hızla aşırı sağa şeriatçı İslam’a çevirmesi böylece otoriter rejimin İslamcı ve baskıcı karakterinin iyice belirginleşmesidir. Oy potansiyeli olmamakla birlikte İslamcı, etnik ümmetçi, takiyeye gereksinimi toptan kaldıran Hüda Par ile yine İslamcı ve en belirgin özelliği kadın haklarına karşıtlık olan Yeniden Refah Partisi’nin katılımı Cumhuriyet İttifakının otoriter karakterini pekiştirdi. İttifakın ikinci ayağı baraj sınırındaki MHP’nin seçimlere tüm illerde kendi adaylarıyla katılacağını açıklaması da Cumhur İttifakı’nda evdeki hesapların çarşıya uymayabileceğini gösteren bir gelişme oldu. Kamplaşmanın bu kanadının oy potansiyeli kamuoyu yoklamalarına göre yüzde 30 ile yüzde 45 arasında dalgalanıyor.

Kamplaşmanın öteki ucunda ise farklı ideolojik anlayışlara sahip ama “demokratik parlamenter sistem” anlayışında birleştiklerini açıklayan, cumhurbaşkanı adayı konusunda sert bir tartışma yaşamış olsa da krizi kısa sürede atlatan Millet İttifakı var. Bu ittifaka cumhurbaşkanı seçiminde aday çıkarmayarak destek veren Emek ve Özgürlük İttifakı da kamplaşmanın bu tarafında yer alıyor. Merkez ve sol olarak tanımlanabilecek bu kanadın oy potansiyeli yüzde 55 ile 45 arasında değişiyor.

Kamplaşmada yerleri ideolojik olarak sağ ve aşırı sağda olan, ATA İttifakı adıyla seçimlere katılan ve mülteci karşıtlığı ile şöhret bulmuş Zafer Partisi, 100 bin seçmenin imzasıyla İttifakın cumhurbaşkanı adayı olan Sinan Oğan, propagandasını CHP karşıtlığı üzerine bina etmiş Muharrem İnce yani Memleket Partisi de var. Yeterli imza toplayamadığı için adaylığı gerçekleşmeyen, Cumhur İttifakı’na katılma talebi de reddedilen Doğu Perinçek’i artık saymayalım. Bu partilerin tümünün kendilerini milliyetçi ve Atatürkçü olarak tanıttıklarını da eklemek gerek. Bu iki adayın oy potansiyeli kamuoyu yoklamalarında yüzde 3 ila 8 arasında değişiyor.

***

Cumhurbaşkanı adaylığı konusunda kampların durumu özetle böyledir. Ama 14 Mayıs’ta yalnızca Cumhurbaşkanı seçilmeyecek; partiler 600 milletvekilinden oluşan parlamento için de artmasını umdukları seçmenlerini oy vermeyle çağıracaklar. Seçimlerde nasıl bir sistem uygulanacağı konusunda ayrıntılı bilgi sahibi olduğumuz söylenemez. Sosyal medyadaki tartışmalara bakıldığında bu açıkça görülebiliyor. Öyleyse nasıl işleyecek bu sistem bilenlerden aktaralım.

Cumhurbaşkanı seçiminde karışık, anlaşılmayacak bir durum yok. İlk turda yüzde 50+1 oy alan aday seçimi kazanacak. Adaylardan hiç birisi yüzde 50+1’i geçemezse ikinci turda en fazla oy alan iki aday seçime katılacak ve en fazla oy alan cumhurbaşkanı olacak,

Milletvekili seçimi ise biraz daha karışık. Değiştirilen seçim kanunuyla yüzde 10 olan baraj yüzde 7’ye düşürüldü. Siyasi partiler ya da ittifaklar yüzde 7 barajını aşmak zorundalar. Bu konuda sıkıntı çekmesi muhtemel ATA İttifakı’nın ve Muharrem İnce’nin Memleket Partisi’nin yüzde 7 barajını aşması gerekiyor. Buraya kadar da sorun yok. Sorun İttifakları oluşturan partilerin İttifak çatısı altında seçimlere nasıl katılacakları, seçim bölgelerinde nasıl bir paylaşım yapacakları, karmaşık D’Hondt sisteminin nasıl işleyeceği.

***

Burada da yasadan kaynaklanan bir karışıklık yok yalnızca ittifakları oluşturan partilerin kendi aralarında nasıl anlaşacakları tartışma yaratabilir. İttifakların hepsinde de partiler sistemin olanak tanıdığı yöntemleri kullanıyorlar. İttifak çatısı altında kimi illerde kendi logolarıyla seçime katılma da bu olanaklardan birisi, Örneğin Türkiye İşçi Partisi, kimi illerde. Emek ve Özgürlük İttifakı’na zarar vermeyecek düzenlemelerle İttifak kapsamında ama kendi isim ve logosuyla seçime katılıyor. Bu yöntemin tartışma yarattığını söyleyenler de var.

Bunlar herhalde bir şekilde aşılabilecek konular, sorunlar. Ama bu seçimin Millet İttifakı ve Emek ve Özgürlük İttifakı açısından ortak amacı, hedefi, iktidarını yasaları zorlayarak ve herhangi bir onaya da dayanmayan “meşruiyet”le, “biz yaptık oldu” dayatmasıyla sürdüren Cumhur İttifakı’nı yenilgiye uğratmak, demokratikleşmenin, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki engelleri temizlemek, hukuksuz uygulamaları ortadan kaldırmak, yeniden, ama ufku açık bir parlamenter sisteme dönülmesini sağlamak. Bu da doğrusu solun daha etkin olabileceği bir politik alanın kapılarını açar. Bunun için Cumhurbaşkanı adayı Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi ve parlamentoda en az 360 milletvekilliğinin Millet İttifakı ile Emek ve Özgürlük İttifakı tarafından kazanılması, seçimlerin bu tür bir sonuçla tamamlanması halinde Türkiye yeni bir döneme girmiş olacak.

***

Bu genel olarak paylaşılan amaç olsa da, sosyal medyada kendilerini solcu, demokrat, sosyalist, komünist olarak tanımlayanlar arasında yoğun bir şekilde tartışılıyor; itirazlar da öyle kolayca yabana atılabilecek itirazlar, eleştiriler değildir. Kimi itirazların farklı örgütler, partiler arasındaki eski tartışmalardan, kırgınlıklardan kaynaklandığı, siyaseti erteleyen “ideolojik ‘tutarlılığı’, temiz kalmayı” siyaset dışında kalmak olarak anlayan ama etkisi büyük ölçüde kalmamış olan yaklaşımların da öne çıkabildiği, hatta aynı parti içinde de benzer tartışmaların yaşandığı bir gerçek. Ama tüm bu tartışmaların kimi zaman haklı nedenlere dayanan itirazların gelip dayandığı ve yanıt vermek zorunda olduğumuz majör soru, önümüzdeki dönemde yani 14 Mayıs sonrasında Türkiye’nin nasıl bir ülke olacağı sorusudur. Eğer “merkezde, merkez sağda yer alan sistem içi partilerin oluşturduğu Millet İttifakı ile Cumhurbaşkanlığı seçiminde aynı adayı destekleme konusunda anlaşmış Emek ve Özgürlük İttifakı içinde yer alan sosyalist partilerin Parlamentoda güçlü bir şekilde yer alması önemli değildir, seçimi Cumhur İttifakı da kazansa fark etmez” deniliyorsa söylenecek bir şey yoktur. Ama Cumhur İttifakı’nın kaybetmesi Türkiye’nin önünü açabilir, en azından şeriatçı faşizmi durdurabilir deniliyorsa, o zaman tartışmaların sonraya bırakılmasında en azından amaca zarar verip vermeden sürdürülmesinde yarar vardır.

***

Bu türden tarihin düğüm attığı noktalarda dönüp dönüp okuduğum kitap Marx’ın 18 Brumaire adlı eşsiz eseridir. Eserin giriş bölümünde yer alan neredeyse herkesin ezbere bildiği şu ünlü satırları bir kere daha hatırlamanın şimdi tam zamanıdır diye düşünüyorum. Şöyleydi o satırlar: “İnsanlar tarihlerini kendileri yapar; ama onu özgür iradeleriyle değil, kendi seçtikleri koşullar altında değil, dolaysız olarak önlerinde buldukları, verili, geçmişten devrolan koşullar altında yaparlar.”

Bu cümlede öznenin-failin bizler, fiilin-eylemin tarih yapmak olduğunu, ama verili koşulları dikkate almayan politikaların da ağır bedellerinin olabileceğini söylemek yanlış mı olur?