İktidar stratejisi üzerine yeniden düşünürken - II

Bu yeni aşamada “En sert ve etkili muhalefeti sosyalistler yapıyor” algısı bir adım öteye taşınmalı. İktidar stratejisinin yeni ara hedefi, sosyalistleri ülkeyi yönetme iddiasına sahip, güven veren ve emekçilerin birlikte mücadele ettiklerinde kazanımlara sahip olabilecekleri bir güç haline getirmek olarak değerlendirilebilir.

İktidardan, sosyalist bir devrimden söz ediyorsak, bunun nasıl bir stratejiyle mümkün olabileceğine de yanıtlar üretmek zorundayız. 
İşçi sınıfı nasıl iktidara gelecek? Sınıf düşmanımızın ve emekçi halkın güçlü ve zayıf yanları neler? Mücadeleyi hangi cephelerde sürdürmek karşı tarafta gedikler açılmasını sağlayabilir? Bizim elimizdeki araçlar ve parti nasıl konumlanabilir? Strateji hangi dönemsel taktiklere imkan verebilir?

Bu yazı, bu soruların tamamını dört dörtlük yanıtlar verme iddiasında değil. Daha önce de belirtmiştim, bu işin bireysel bir çabanın ürünü olabileceğine inanmıyorum, dahası, elimizde hazır reçeteler yok. Şimdiden yapabileceğimiz şey, yaklaşık koordinatları belirlemek ve oradaki en uygun yolda yürümeye başlamak olabilir. Gerisine yol üstünde bakacak bir esnekliğe pekâlâ sahip olabiliriz. 

***

Emperyalist-kapitalist sistemin zayıf halkalarından, en azından zayıf halka adaylarından bir ülkede mücadele ediyoruz. Geç kapitalist birikimin yanı sıra, Ortadoğu ile Batı arasında kalmış olmanın yarattığı sıkışmışlıkları fazlasıyla hissediyor Türkiye. Çelişkileri, yüzünü döndüğü Batı’yı İstiklal Marşı’nda “tek dişi kalmış canavar” diye tanımlamasında yüzümüze çarpıyor. Siyaseti, büyük güçlerin çarpışma sahasında kendi özgül ağırlığını yaratma çabasıyla belirleniyor.

Siyaseti, cumhuriyetin kuruluştaki zorlamalarıyla toplumsal yapı arasındaki açı tarafından belirleniyor. “Yedi cihana hükmetmiş” bir imparatorlukla mı, onun reddiyesi anlamına gelen cumhuriyetle mi övünsün bilemiyor.

Siyaseti, sermaye sınıfının kasaba tüccarlığı hücrelerine işlemiş ve giderek gözü açılan kesimiyle Batı’yla entegre geleneksel bölüğü arasındaki mecburi mutualist ilişki tarafından belirleniyor.

Nihayet, bu ülkenin siyaseti, bütün sıkışmışlığını halkı siyaset dışında tutarak aşabileceğini keşfetmiş düzen güçleri tarafından belirleniyor. Neredeyse 150 yıldır, “devletçi”-“liberal/hürriyetperver”, “merkeziyetçi”-“ademimerkeziyetçi” tarafları ancak emekçi halkı siyaset dışı bırakarak bir arada yaşatabildiğini görüyor. 

***

Bu çok boyutlu sıkışmışlığın bir ürünü olan Saray Rejimi, sıkışmadan, kimi alanlarda cumhuriyetin kuruluş paradigmasının aksi yönde bir zorlamayla çıkış iddiasını da temsil etti. Yurttaşlık ve ulus kavramlarını seküler bir kimlikle tanımlanmasına, milletin yüzünün döneceği yönün Batı olmasına, tarihsel gurur kaynaklarına, kurumlara, meclise dayalı şekli demokratik teamüllere itiraz olarak şekillenen Saray Rejimi; sermaye kesimleri arasındaki karşılıklı çıkara dayanan mecburi ilişkiyi bir kesimin lehine de olsa restore etti. Dahası, halkı siyasetten dışlama geleneğini sürdürdü. Uluslararası kapitalizmin neoliberal ekonomik ve otoriter politik-ideolojik yönelimlerini, Türkiye’nin özgül bağlamına adapte ederek takip etti. 

Geldiğimiz aşamada, sermaye düzeninin yukarıda kaba haliyle betimlenen süreklilik ve kopuşlarla malul Saray Rejimi’ne bir politik alternatif üretmemiş/üretememiş olmasını not etmek gerekir. Stratejik bir değerlendirme yapılacaksa, Ecevit CHP’sinin 1970’ler sonundaki istisnai çıkışı dışında düzen siyasetinin (dış aktörler de dahil olmak üzere) Türkiye’ye layık bulduğu biçimin, AKP iktidarı ve Saray Rejimi’nde mantıksal sonuçlarına ulaşan çizgi olduğunu artık gönül rahatlığıyla ifade etmek gerekir.

Düzen karşıtı veya düzen düzen dışı aktörler ise yukarıda sayılan çatışma ve sıkışma alanlarına bir tür tarafgirlikle bakmaktan kurtulamadı. İktidar perspektifine sahip bir şekilde nesnelliği, içindeki zenginliklerle birlikte analiz etmek, kimi dinamiklere tutunup onları ileri çekmek, kimi kriz başlıklarını ise derinleştirmek olarak özetleyebileceğimiz stratejik yaklaşım maalesef olgunlaşamadı.

***

Türkiye İşçi Partisi kurulduğu ilk andan itibaren, sermaye iktidarının Türkiye’ye özgü bir yönetim biçimi olarak Saray Rejimi’nin ortadan kaldırılması ile emekçi halkın iktidarı arasındaki ilişkiyi işte bu tarihsel bütünlük içerisinde kavradı. Bu rejimin tarihsel oluşumunu, burjuva parlamenter demokrasinin doğasına uygun olabilecek şekilde, gelip geçici bir partinin iktidara gelmesi ve sonra belki de sırasını savıp başka bir partiye iktidarı devretmesi gibi bir şablon içerisinde değerlendirmedi. Bu değerlendirme ve onun sonucu olarak izlenen siyaset, pekâlâ devrimci bir partiyi düzen siyasetinin bir başka kulvarıyla buluşturabilir hatta orayla aynılaştırabilirdi. Ancak, on yıllardır düzen cephesinin bir bütün olarak (dış aktörleriyle birlikte) yatırım yaptığı, Saray Rejimi ile mantıksal sonuçlarına ulaştırdığı bir çizgiyle mücadelenin ana aktörü haline gelme iddiasının, olası riskleri bertaraf edebileceği öngörüldü. Zira bu haliyle Türkiye siyaseti, herhangi bir zamanda düzen siyaseti tarafından da rahatlıkla ele alınabilecek özgürlük, laiklik, kardeşlik, adalet, demokrasi gibi kavramlara düzen siyasetinin sırt çevirmiş olması, sosyalistlerin hareket edebileceği ciddi bir boşluk yarattı. Elbette, sınıfsal, ideolojik ve mali/idari bağımsız karakterin korunması koşuluyla… Burada hareket serbestisi yaratan bir unsurun da, mevcut rejimin faşizan yapısı olduğunu tespit etmek gerekir. Demokrasi, adalet, özgürlükler gibi kavramları düşman ilan etmiş bir rejime karşı mücadelede muhalefet cephesindeki tüm aktörlerin normal dönemlere göre daha fazla yan yana görünmesinin tarihsel meşruiyetini ve haklılığını kabul etmeliyiz. 

TİP, “kendi ayakları üzerinde durabilen, kitlesel sosyalist bir parti olarak Saray Rejimi’nin yıkılışının öncü güçlerinden biri haline gelmek” şeklinde özetlenebilecek bir çıkış perspektifiyle hareket etti. Bu perspektif, öncelikle bir güçlenme stratejisi anlamına geliyordu. Öte yandan, yukarıdaki tarihsel bütünlük göz önüne alındığında, yani Saray Rejimi bir parantez değil de sermayenin neredeyse süreklileşmiş siyasi yönelimin mantıksal sonucu olarak değerlendirildiğinde, bu perspektif rejimin yıkılışını (“Hesaplaşma” vb. sloganlarla birlikte düşünüldüğünde) öne koyduğu oranda düzenin tahammülünü zorlayan bir radikalizmi de temsil ediyordu. Bu açıdan TİP, çoklarının yaptığı gibi, düzen siyasetinde “restorasyoncu” eğilimin öne çıktığı gibi bir yoruma hiçbir zaman sahip olmadı. 

***

2023 seçimleri TİP’in bu perspektifini yanlışlamadı ancak yeni kimi değerlendirmeler yapılması gerektiği aşikar.

AKP-MHP tarafından politik alanda temsil edilen fakat kökü çok ve aldığı destek çok daha derinlere inen Saray Rejimi’nin sermaye sınıfı için kolay gözden çıkarılabilir, alternatiflerden biri olmadığı yeniden teyit edilmiş oldu. İkincisi, AKP-MHP cephesindeki blok davranma eğiliminin güçlendiği ve bunun karşısında düzen sınırları içerisinde bile olsa kararlı bir alternatifin oluşmadığı/oluşamadığı da görülüyor.

Bunlardan hareketle, Saray Rejimi bünyesinde meydana çıktığı veya emareleri görüldüğü varsayılan devlet-siyaset arası ya da partiler arası ya da partiler içi çatlakların o kadar da belirleyici olmadığını tespit etmemiz gerekiyor. Ve sonuç olarak, artık “devlet projesi” şeklinde de okuyabileceğimiz Saray Rejimi’nin, Recep Tayyip Erdoğan sonrası dönemi de kurgulayabilecek bir imkan bulduğunu söyleyebiliriz. Normal şartlarda 2028 yılında yapılacak seçimlerde Erdoğan yeniden aday olmayacaksa da, ondan sonrasının nasıl ve kimler tarafından yürütülebileceğine ilişkin hazırlıklar muhtemelen daha rahat yapılacak.

Saray Rejimi’nin diyelim ki gelecek beş yıllık siyasi yol haritasında yürütülen ekonomik modelin geleceği; demokrasi, özgürlükler, laiklik, Kürt meselesi, sığınmacılar sorunu gibi alanlarda izlenecek yol ve olası dış politik yönelimlerde köklü bir dönüşüm yaşanmayacak bile olsa, her birinin kendi içinde bir dizi kriz dinamiğini biriktirdiğini söyleyebiliriz. Yine de, Saray’ın tüm bu konu başlıkları için telaşa kapılmak zorunda hissetmediğini, kendini hamle üstünlüğünü ele geçirmiş gördüğünü söylemek şimdilik yeterlidir. Örneğin, en azından bir süre “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” adı verilen ve ucube tek adam rejiminin temel direği sayabileceğimiz modeli tartışmaya kapattığını varsayacaktır. Hatta, rahat hareket etmesini zorlaştıran kimi kurumsal engelleri ortadan kaldıracak (Anayasa Mahkemesi’nin, Sayıştay’ın vb. gözden geçirilmesi gibi) veya siyasal İslamcı yönelimi pekiştirecek kimi hamleleri, meclisin mevcut bileşimi sayesinde anayasa değişiklikleriyle daha rahat yapabileceğini hesap ediyor olabilir.  

Muhalefet cephesinin ise iç bütünlüğe sahip olmamanın yanı sıra, halkın karşısına bir gelecek vizyonu çıkaracak enerji, birikim ve görüşe sahip olmamak, liderlik tartışmalarına gömülmek gibi hareket etmeyi zorlaştıran pek çok sorunla uğraşacağı söylenebilir. Sermaye sınıfının, düzen muhalefetinin sınırlarını çizmek ve deyim yerindeyse kendisi için bir sigorta olarak işlevlendirmek üzere misyon biçtiği İYİ Parti’den Zafer Partisi’ne uzanan çizginin kendini nasıl yeniden üreteceği başlı başına bir tartışmadır. CHP ile bu çizginin birbirine ne kadar yakınsayacağı, olası yakınlaşma veya uzaklaşmanın CHP’yi nitel ve nicel bakımdan nasıl bir güce ve konuma sokacağı da üzerinde ayrıca durulması gereken konular arasında.

Kürt meselesinde ise iktidarın bir yandan şiddet dozunu artırmak bir yandan da Hizbullah aparatını politik olarak etkinleştirerek HDP’yi gelecek tercihlerine ilişkin baskılamak isteyeceği anlaşılıyor. Bu baskı politikası, “Kürdistani” çizgi ile “Türkiyelileşme” perspektifi arasında yeni bir denge kurma arayışına girmesi muhtemel olan Kürt hareketi açısından gelecek dönemde daha fazla dikkate alınması gereken bir unsur olacak. 

***

Türkiye İşçi Partisi’nin stratejik konumlanışında yukarıda sayılan her bir faktörün yeri ve değeri var. Sosyalist hareketin Türkiye’de hep birlikte yarattığı birikim, özgün ve güncel bir Türkiye-dünya değerlendirmesi ile küresel ölçekte sosyalist-komünist-devrimci harekete dair yapılan muhasebe TİP’in çizgisini oluşturdu. Burada her birine ayrı ayrı değinmenin mümkün olmadığı çok boyutlu bir değerlendirmenin ürünü olan bu çizgide bazı elementer noktaları hatırlamakta ve belki kimileri üzerine yeniden düşünmekte yarar var. 

TİP,  sosyalist hareketin öncelikli sorununu kitlesel ölçekte siyaset yapabilen müstakil bir parti oluşturmak, sosyalist siyasete bir eşiği atlatmak olarak tanımladı.

86 milyona yaklaşan nüfusuyla büyükçe bir ülke olan Türkiye’de kendine ait bir kulvar oluşturmanın ön koşulunun, on binlerce üyeye, yüz binlerce gönüllüye (veya birlikte hareket edilebilecek bir topluluğa) ve taraflaştırılacak (veya seçmen haline getirilebilecek) milyonlara kavuşmak olduğu değerlendirmesi yapıldı.

Ülkede ve aslında hemen hemen bütün ülkelerde halkın siyasetle en doğrudan ilişki kurduğu seçim zemininde kendi kıstasları çerçevesinde bir başarı kazanmak ile meclis kürsüsünü emekçi halkın talep ve özlemlerinin geniş kesimlere ulaştırmak için bir araç olarak kullanmak da yine başlangıç değerlendirmeleri arasındaydı. 

Gerek sosyalist hareket içi gerilimler, gerekse Türkiye’nin özgün tarihselliği açısından, siyasi gelişimini artık geçmişte bırakılması gereken tartışmaları derinleştirme çabası üzerinden tarif etmemeye özen gösterdi TİP. Bu sayede, Türkiye genelinde de sosyalist hareket içinde de mahallelere sıkışmamak, hangi politik kökenden gelirse gelsin politik çizgisini benimsemiş tüm samimi yurttaşlara açık, herkesle konuşabilen bir parti olmakta yol aldı. Bu noktada yalnızca bir örnek vermek gerekirse, TİP, geçmişinde Kürt özgürlük mücadelesi veya cumhuriyetçilik ile ilişkisi üzerinden yüzünü bugün sola dönmüş herkesin kendini içeride rahat hissedebileceği bir parti olmaya çalıştı. Ama bunu her iki tarafa da mavi boncuk dağıtmaya kalkarak ya da geçmişin yüklerine odaklanarak yapmadı. Ortak ve eşit yurttaşlık temelli bir gelecek tasavvurunu öne çıkararak, bazı hassasiyetleri iradi şekilde önemsizleştirmeye çalışarak, dinamikleri emek ve özgürlük ekseninde birleştirerek, etnik bağlamıyla değil bu topraklara ait olma anlamında “Türkiyelilikte”, Türkiye tarihinin bütün ilerici dinamiklerini kapsamakta ısrar ederek yapmaya gayret etti.

Bir başka örneği de sol içi ayrışmalar üzerinden verip bu bahsi kapatalım. TİP’i oluşturan, büyüten kadrolar farklı farklı sosyalist kökenlerden gelse de, uzlaşının şurada sağlandığı söylenebilir: Sosyalist geleneğimizin bütününü sahiplenmek, devrim sonrasının örgüt/hareket modellerini değil devrim öncesi-devrimci momentlerin deneyimlerini partiye mal etmek.

İttifaklar söz konusu olduğunda Türkiye İşçi Partisi meseleye farklı toplumsal kesimlerin ve onların temsilcilerinin belli hedefler ve ilkeler ışığında bir araya gelmesi penceresinden baktı. “Saray Rejimi’nden kurtulmak” gibi güncel bir hedefin sağladığı yan yana gelişler gerekliydi ama daha kapsamlı bir ittifak politikasının oluşumu açısından kendi başına yeterli olamazdı. Taktiksel adımların ötesinde kurulacak ittifaklar ancak “yeniden kuruluşun” hedeflenmesi, bunun ilkelerinin ve doğrultusunun belirlenmesiyle mümkün olabilirdi. TİP, sosyalist hareketin kendi partisi ve örgütsel yapısını bozmayacak bir müstakil konum yaratabildiği oranda, Türk ve Kürt halklarının yüzlerini birbirlerini döndüğü, Cumhuriyet’in ilerici kazanımlarına sahip çıkıp onu yeni bir kuruluşa taşıyabilecek dinamikle, Kürt ilericiliğinin emek ve özgürlük ekseninde yan yana gelebildiği bir ittifak sisteminin oluşturulabileceğine güvendi. 

Partinin emekçi sınıfların durumuna ilişkin analizi de kendine has yönler barındırdı. “Kentli emekçiler” ve “gri yakalılar” gibi kavramlaştırmalarla sınıfın dinamik unsurlarını tespit etme girişimine burada bir parantez açmamız gerekiyor.

TİP, sanayi proletaryası ve mavi yakalılar gibi, sosyalist hareket için geleneksel önemdeki emekçi kesimlerinin yanı sıra, geniş tanımıyla hizmet sektöründe biriken gerilimin siyaset ve örgütlenme açısından kanallar açabileceğini öngördü. Eğitim seviyesi görece daha yüksek, aldığı eğitimle geçim şartları arasında büyük bir açı olan, kitle iletişim araçlarını daha etkin şekilde kullanan, dünyayı takip eden ve bütün bunlardan hareketle içinde bulunduğu koşullar nedeniyle daha büyük bir hayalkırıklığı yaşayan “kentli ve gri yakalı” kesimlerin sosyalist siyasetle ilişkisinin daha rahat kurulabileceği değerlendirmesi yapıldı. AKP’nin ekonomi politikaları ve üstlendiği ideolojik misyonun bu kesimleri sarsmakta olduğu çok açık. Yoksullaşma/borçlanma ve yoksunlaşmayı iliklerinde hisseden bu bölme, özgürlük/demokrasi/adalet/kardeşlik/ekolojik tahribat gibi başlıklarda da siyasallaşma emareleri gösterdi. Dahası, TİP’in kurucu kavramlarından biri olarak değerlendirilebilecek, Saray Rejimi koşullarında “yeni bir yurttaşlık bilincinin” oluşturulması bağlamında düşünüldüğünde, sınıfın bu bölmesinin özel bir misyon üstlenebildiğini de göz önünde bulundurmak gerekir. Sınıfın görece eğitimli ve dünyaya açık, tebaalığı kabul etmeyen bu bölmesi, yaşamın pek çok alanında gerek tepkisel refleksleri gerekse dayanışma örgütlenmesinde etkinlikleriyle öne çıkan yurttaşlardan oluşuyor.

Sınıfa ilişkin bu değerlendirmelerde dikkat edilmesi gereken iki hususa, yine de, değinmem gerekiyor:

- Söz konusu yaklaşımın güncel bir değerlendirmenin ürünü olduğu unutulmamalı. Yani, “sosyalist siyasete açıklık” diye geçerken değinilen olgu, ilanihaye böyle devam edecek/etmeli gibi bir kural konulamaz. Hatta, yukarıda anılan kesimlerin en çok sınıfın geleneksel bölmelerini tetikleyebilecekleri, belki de sınıf hareketi açısından bir buzkıran işlevi görebilecekleri oranda değer kazandıklarını belirtmemiz gerekir. Bu işlev başlı başına çok önemli olsa da, sınıf mücadelesinin başarıya ulaşması için bir yeterlilik taşımaz.

- Bu kesimin aynı zamanda, sınıfsal örgütlenme eğilimleri ve deneyimlerinin görece düşük olması ve sınıf atlama hevesini içselleştirmiş olması nedeniyle ideolojik tahribata açık olduğunu da akılda tutmalıyız.

Her iki konudaki tedbir çağrısı, yine de, dönemsel avantajlara göz önüne alındığında sosyalist hareketi bu alanda ilerlemekten alıkoyacak nitelikte görülmemeli.

***

Yazının bu bölümünü, stratejik çerçevenin kısa-orta vadeyi içeren hangi yönlerinde yeni değerlendirmelere ve arayışlara ihtiyaç olduğuna ilişkin ipucu niteliğindeki notlarla bitirelim. 

Seçim süreci, Türkiye İşçi Partisi’nin kitlesel ölçekte siyaset yapabilme ve kendi ayakları üzerinde durabilme çabasında bir evrenin geride kaldığını anlatıyor.

Burada bir parantez açmak isterim. Bu süreçte bir anı hatırlıyorum: Seçim kanununda bir anda yapılan değişikliğin ardından birbirimize bakmış ve “Türkiye siyasetinin bize ‘Cin olmadan adam çarpmaya kalkmayın’ mesajı vermediği gün var mı?” diye sormuştuk. Bir önceki seçim kanununun ittifaklar ve özel olarak da Emek ve Özgürlük İttifakı’nın bileşenlerinin tamamı için sağladığı göreli avantajların neredeyse hepsi ortadan kalkmıştı. İl bazında müttefiklere çok yönlü katkı sağlayacak hesap yöntemi değişmişti. Artık yapılması gereken her partinin ve doğal olarak Türkiye İşçi Partisi’nin, her ilde kendi göbeğini kendisinin kesebilmeyi göze almasıydı. Göze alındı ve yapılabilir olduğu görüldü.

Gelelim yeni evreye… Bu yeni aşamada “En sert ve etkili muhalefeti sosyalistler yapıyor” algısı bir adım öteye taşınmalı. İktidar stratejisinin yeni ara hedefi, sosyalistleri ülkeyi yönetme iddiasına sahip, güven veren ve emekçilerin birlikte mücadele ettiklerinde kazanımlara sahip olabilecekleri bir güç haline getirmek olarak değerlendirilebilir. “Hesaplaşma” gününe kadar kazanımlara odaklanma ve bu ölçüde de sağlıklı bir güç biriktirme olanağına sahibiz. Yaklaşan yerel seçimler, bu yeni hedef için elbette uygun bir hazırlık imkanı sağlıyor. İşin bu kısmını başka yazılarda tartışmak üzere, konunun yerel seçimlerden çok daha önemli bir başka boyutu daha olduğunu göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Yenilgiler, hayalkırıklıkları, yoksullaşma, süreklileşmiş baskıcı politikalar altında giderek yalnız ve çaresiz kalan halkın özgüvene ve bu özgüveni sağlayacak kazanımlara ve başarılara ihtiyacı var. Mahallesinde karşılaştığı bir sorunda yalnız olmadığını, çocuğunun geleceğini düşünürken başkalarının da kendisi gibi olduğunu ve beraber sorunlarına çare arayabileceklerini, deprem ve afet karşısında birlikte yapılabilecek işler olduğunu, iş yerinde veya çalıştığı sektörde koşulların değişebileceğini, en azından yaşadığı sorunu tüm ülkeye duyurabilecek kanalların yaratılabileceğini görmeye ihtiyacı var. Bu açıdan, meseleye partinin veya sosyalistlerin ihtiyaçları değil sınıfın ve halkın ihtiyaçları gözlüğünden bakabilecek durumdayız. Daha doğrusu, örtüşen ihtiyaçlar söz konusu… Burada, sınıf içindeki bazı kesimlerin, kent mücadelesindeki bazı özel alanların, emekçilerin, kadınların ve gençlerin gündelik yaşamını etkileyen bazı temel sorunların hedeflenmesi mümkün görünüyor. Dahası, geçmişte pek çok örnekte gördüğümüz gibi, kazanımlar yeni kazanımları, kazanılan güven yeni başarıları, yeni talep ve mücadeleleri tetikleyecektir. Emek, özgürlükler, laiklik, ekoloji ve özellikle de pek çok uzanımıyla birlikte adalet talebi gibi başlıkların tümü bu türden mücadelelerin ve kazanımların sahası olabilecek yanlar barındırıyor. Elbette burada, tekilliklere daralmamış, bütünselliğin ve bütünlüklü siyasetin parçaları haline getirilmiş bir mücadele hattı kast ediliyor. 

Düzen siyasetinin muhalif kanadında giderek derinleşmesi muhtemel boşluğun sosyalistler tarafından doldurulmasında da bu çizginin belirleyici olabileceğini öngörebiliriz. Kendi politik kimliğini belirginleştiren bütünlüklü yaklaşım ile halkın gündelik yaşamı ve emek kavgasında değişimi zorlayan bir dinamizmi süreklileştiren sosyalist hareket, kendi ayakları üzerinde durma aşamasından kendi kulvarını genişletme aşamasına doğru ilerleyebilir. Kendi kulvarını belirginleştirip kuvvetlendiren, emekçilerin kazandığı güvende ve başarılarda yoldaş olmayı başarabilen bir hareket, “Ne olacak bu muhalefetin hali?” kaygısının da panzehiri gibidir. Düzen muhalefetinin olası sağ veya sol manevralarında yolunu şaşırmaz, boşa düşen kesimlere el uzatabilir. 

Türkiye İşçi Partisi’nin, Kadıköy, Bakırköy, Beşiktaş, Karşıyaka gibi ilçelerde yüzde 8-10 aralığında alabildiği oylar kimilerince hor görüldü. Yapılan kaba değerlendirmelerde, TİP’in bu oylarının sınıfsal kimlikten uzaklaşmanın işareti olarak okunabileceği anlatıldı.

Bu peşin, en iyimser yorumla aceleci ve düşüncesiz değerlendirmeler yanıltıcı. Bu yazının ilk bölümünde 1965 TİP ve 1999 ÖDP oylarına atıfta bulunulmuştu. 2023 seçim sonuçları ile bu iki seçim arasında kıyaslamalar yapıldığında işin doğasının böyle olduğu görülecektir. Sosyalist siyasetin ilk önemli karşılığını toplumun görece aydın kesimlerinde buluyor olmasının şaşılacak bir yanı bulunmuyor. Öte yandan, 2023 seçimleri özelinde konuşacaksak, aynı TİP büyük kentlerin görece daha alt gelirli bölgelerinde de yüzde 3-4 civarında oylar alabildi. Yani küçümsenen oylar dahi, tarihimiz açısından büyük bir eşiğin aşılabildiğini gösteriyor. Meselenin bir diğer boyutunu ise yukarıdaki kentli emekçilerin, onun önemli bir bölmesi olarak “gri yakalıların” yaşadığı yoksunluk ve çöküşle birlikte anlamak gerekiyor. Bu bölgelerdeki emekçilerin yaşadığı hak ve özgürlük kaybının politik bir sonuç vermesinden neden ürkelim? Yapılması gereken, bu politik tepkiselliği kapsamaya devam etmek ancak onunla yetinmemek… Sosyalist siyasetin, hangi dini inanıştan, etnik kimlikten, ideolojik kökenden gelirse gelsin toplumun tümüne konuşabilen, tümüyle hareket edebilecek örgütlenme kanalları ağları yaratabilen bir hüviyete bürünmesini sağladığımızda hakir görülen bölgelerde alınan destek, yaratıcı bir enerjiyi de beraberinde getirecektir. Zira daha önce de değinildiği gibi, yeni bir yurttaşlık bilincinin oluşumunda katkısı ve emeği ihmal edilemeyecek bir kesimden söz ediyoruz. 

İki değini ile bu bölümü bitirelim…

Sosyalist siyasetin toplumun bütününe konuşabilir hale gelmesi, kendini iktidara talip bir özne olarak görmesiyle doğrudan ilintili. Bugünden yarına yaşanacak bir dönüşümden söz etmediğimin farkındayım ama adımların atılması gerekiyor. Sosyalist siyaset halkçı bir üsluba sahip olmaktan korkmamalı örneğin. Halkçı üslup ve eylem yollarının, bir önceki yazıda üzerinde durulan kültürel denemelerin sosyalist siyaseti ülke toprağına yerleştirmek dışında bir komplikasyonu olmayacaktır.

Diğer yandan, popüler ifadesiyle “ötekilerin” temsiliyetine daralmış bir siyaset de sosyalizmi iktidarcı karakterden uzaklaştırma risklerini taşır. Toplumun “ötekisi” haline getirilmiş, kimliği nedeniyle yaşadığı mağduriyet süreklileşmiş bir hal alan kesimlerin sosyalist siyasetle buluşması elbette büyük bir kazanım sayılmlı ancak ötekilerin toplamı değil, ötekiler de dahil olmak üzere toplumun yüzde 99’unu oluşturan emekçilerin çıkar, talep ve hedeflerini ortaklaştırabilen bir harekettir aslolan. 

Son olarak, sosyalist hareketin çok uzun yıllardır yapamadığı bir şeyi denemeye başlamanın tam zamanı…

1990’ların ortasından (Susurluk eylemlerini milat alabiliriz) 2013 Gezi Direnişi’ne kadar geçen neredeyse yirmi yıllık süre, solun bir kısmının yüzeysel propaganda faaliyetleri, bir kısmının emek alanında örgütlenme denemeleri, bir kısmının ise çok az sayıdaki mahalleyi “kaleleri” haline getirme çabasıyla geçti. Zaten direnişten sonra da AKP iktidarının uyguladığı politika rahat çalışma imkanlarını büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Türkiye sosyalist hareketinin bugün kaybedecek bir yirmi yılı daha bulunmuyor. Sosyalist hareket, yüzeysel propagandadan toprağa yerleşme, kök salma; belli yerelliklere hapsolmaktan geniş bir alana sirayet etme; mevzi sayılan kimi “emek” örgütlerinin yönetimi için girişilen delege kavgalarından yeni sınıf örgütlenmeleri inşa etme aşamasına hızla geçmeli. Strateji diyorsak, bir sonraki evreye geçmemizi sağlayacak en kritik ve gerçekçi halka muhtemelen bu kök salma, yerleşme ve yeni mevziler yaratma hareketi olacak. Bu hamle için zaman da var, imkan da…

(Devam edecek)