Bağ benim. Kime ne!

"Güzel değilsen, bir hiçsin!" mesajının verildiği modern dünyada, başarı ve fırsat eşitliği sağladığına inanılan güzellik normlarının idealize edildiği ülkelerde dış görüntü kişiler arası bir saplantı haline dönüşüyor. Dahası kişinin toplumda kendine yer edinebilmesinde de belirleyici bir faktör olarak ortaya çıkıyor.

Öznur Özkaya

Ezelden beri izafi olduğu belirtilse de, döneme ve kültüre göre değişebilse de ortalama bir güzellik anlayışı vardır. Söz konusu olan kadın güzelliğiyse, şimdilerde hemen akıllara orantılı hatlara sahip bir vücut, ince bel, pürüzsüz bir cilt, sağlıklı saçlar, kalın dudaklar, dik ve dolgun memeler & popolar, biçimli bir burun, uzun kirpikler, gür kaşlar vb. gelir. Saçın kısa veya uzun, memelerin iri veya küçük, tenin beyaz veya esmer olması erkeğin ideasına bağlıdır.  

Güzel olarak nitelendirdiğimiz her şey aslında bu sıfatı, bize has bir bakış açısı doğrultusunda alıyor; ancak genel anlamda güzellik algısı, nesnelleştirilmiş bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Esasında öznel olması beklenilen özellik, her ülkede, her toplumda ve hatta farklı dönemlerde biçim değiştirerek oraya ait nesnel bir yaklaşımla kalıplaşıyor. En nihayetinde hayatımızdaki varlığını ortak bir kanı ve yaygın bir düşünce olarak devam ettiren güzellik algısı, değdiği her toplum ve her dönemden kendisine bir şeyler ekleyerek evrimine ve serüvenine devam ediyor. 

Peki,  toplumun kalıplaşmış güzellik algıları karşısında kadın ve erkek eşit bir noktada mıdır? Tabii ki hayır. Zira kadınlardan beklenen ideal güzelliğin, çok daha sert ve ayrıntılı kurallarının olduğunu hepimiz biliyoruz. Ezcümle ‘güzel’ ve ‘çirkin’ kategorisine çarçabuk dahil edilen kadınlar, bu sınıflandırma neticesinde görünmez bir baskı ile yaşamını sürdürüyor. Erkekler ise, onlar için belirlenen standartlar karşısında, kadınlara oranla çok daha özgür ve baskısız bir hayat yaşıyor.  

 Kadınlar; üzerlerindeki bu baskıyı azaltmak ve kriterlere uymak adına söz gelimi tarz değiştiriyor, kilo almaya yahut vermeye çalışıyor, algının beklediği / sunduğu tarzda giyiniyor. Kendine yakıştırdığı için değil güzel görünmek için makyaj yapıyor, rengi beğendiği için değil ince gösterdiği için siyah giysiler tercih ediyor. Kendilerini hoşnut etmek için değil de, bu ortak kanıya uygun görünümlere ulaşmak için çeşitli estetik operasyonlarla uğraşıyor ve yüklü miktarda ücret ödedikleri bu operasyonlar sebebiyle kimi zaman sağlıklarından oluyorlar.  

Estetik ameliyatın en yaygın olduğu ülkelerin başında Güney Kore geliyor. Burada estetik operasyonlar yaygın olmakla da kalmıyor aynı zamanda çok olağan karşılanıyor. 49 milyonluk ülkede her bin kişiden 13'ü estetikli… En çok rağbet gören operasyonlar ise, göz kapağı kaldırtma ve çekik göz irileştirme… Bunun yanı sıra kadınlar arasında kalp şeklinde yüz modeli oldukça güzel bulunuyor. Bu nedenle çene küçültme operasyonu geçirmek çok doğal kabul ediliyor. 

Bu operasyonları geçirenlerin yüzde 90’ı kadın. Erkekler ise kendi bedenlerinden memnun, görünüşleriyle mutlular. Ama kadınlar için durup düşünmek gerekiyor. İki cins arasındaki estetik operasyon geçirme isteğine dair bu müthiş fark bir şeylerin yanlış olduğunu gösteriyor. Demek ki kadınlar sürekli, her yaşta ve her konumda güzelliklerini ve gençliklerini topluma ispatlamak zorunda kalıyor.  

Frances Cha’nın ilk romanı "Sendeki Yüz Bende Olsa" da Güney Kore toplumundaki estetik cerrahi ve güzellik saplantısına benzersiz bir pencereden bakıyor. Güzel, zengin, güçlü, göz kamaştırıcı Seul’de sadece mükemmel olanlar yükseliyor. Kusursuz yüzüyle Kyuri, her gece seçkin localarda güçlü iş adamlarını eğlendiriyor. Gelecek vadeden bir sanatçı olan Miho, kendini süper zengin seçkinler arasında buluyor. Ergenliğinden beri dilsiz olan Ara, K-pop dünyasının ışıltısına saklanmaya çalışıyor. Yeni evli Wonna, baskılar ve beklentilerle dolu hayatından bir çıkış yolu arıyor. Bu kadınlar Gangnam’ın parlak dünyasının ardındaki acımasız hiyerarşilerde hayatta kalmaya çalışıyor.  

"Güzel değilsen, bir hiçsin!" mesajının verildiği modern dünyada, başarı ve fırsat eşitliği sağladığına inanılan güzellik normlarının idealize edildiği ülkelerde dış görüntü kişiler arası bir saplantı haline dönüşüyor. Dahası kişinin toplumda kendine yer edinebilmesinde de belirleyici bir faktör olarak ortaya çıkıyor. Bu normlar kadınların toplumsal statüsünü zayıflatıyor ve "Güzel isen, ideal bir hayata ve kariyere sahip olabilirsin." yanılgısını empoze ediyor.  

İnsanlar birbiriyle aynı fiziksel özelliklere sahip bir şekilde doğmuyor. Dahası fiziksel gelişimimizin tamamlanması için de uzun bir zamanın geçmesi gerekiyor. Toplumun güzellik algısı nedeniyle olumsuz birçok durumla karşı karşıya kalabiliyor ve derin yaralar alabiliyoruz. Kişinin kendisini beğenmemesi, aynalara tahammül edememesi yaralayıcı bir histir. Maalesef güzelliğe dair belirlenen her kural bizleri, kendimizi yetersiz hissetmeye sürüklüyor. Şayet bu düşünceye katlanabileceğimiz yaş aralığında ya da kişilikte değilsek, edindiğimiz özgüvensizlik duygusu ile psikolojik açıdan oldukça zorlayıcı bir hayat sürmek zorunda kalabiliyoruz. 

Yüz Türk erkeğine sorduk: "Güzellik algısı denince aklınıza ilk ne geliyor?" 99'u "Göt ve/veya meme" diye yanıt verdi. Biri "Zeka" dese de, "zira fiziksel çirkinlikler düzeltilebilir," diye ekledi. Halbuki güzellik, özün yansıttığı biçimdir. Kimi zaman incecik, cesur, istikrarlı ama bir o kadar da kırılgan bir bakışta, kimi zaman da parmağının ucunda gizlenen şeydir. Samimiyetin, kendiliğin yansımış halidir. Dahası insanın karakterinden, mayasından gelen bir özelliktir. Güzellik; güzelin doğrudan tüketebileceği bir şey değildir, karşısındaki tüketebilir onu, tabii eğer güzel bunu isterse. İşte tam da bu sebeple: “Bağ benim. Kime ne!” 

 

KÜNYE: 

- Sendeki Yüz Bende Olsa, Frances Cha, Çev: Türkan Çolak, İthaki Yayınları, 2023.