Çok uluslu şirketlerin pençesinde: Türkiye’de madencilik

Çok uluslu şirketlerin pençesinde: Türkiye’de madencilik

Emek ve doğa mücadelesinin, demokrasi ve barış mücadelesinden ayrı tutulmaması gerçeğinden hareketle birlikte mücadele kaçınılmaz bir zorunluluk.

Mehmet TORUN

“Ayıyla yatağa girmek” deyimi, büyük devletlerle, büyük güçlerle ilişki kurmak anlamında kullanılmakta. Günümüzde çok uluslu şirketler devletlerin yönetimlerini de belirlemekte. Bu anlamda devletler arasındaki ilişkiler bu şirketlerin önceliklerine göre şekillenmekte. Çok uluslu şirketler vasıtasıyla ülkelere giren yabancı sermaye, önündeki engellerin kaldırılması ve risklerinin azaltılması amacıyla çeşitli anlaşmalar yapılmasını ister. Bunların başında Çok Taraflı Yatırım Anlaşması olan Multilateral Agreement of Investment (MAI) ve İkili Yatırım Anlaşmaları olan BIT (Bilateral Investment Treaties) gelmekte. Bu anlaşmalar genelde yabancı yatırımcıları korur ve olası uyuşmazlıklarda “uluslararası tahkim”e gidilir. Merkez olarak Londra belirlenmiş olup tahkim, genellikle bilgili olanlar için olanaklar sunarken tecrübesiz olanlar için tuzaklar içerir ve genel olarak kararlar şirketlerin lehine sonuçlanır. Türkiye de bu anlaşmaları imzalamış ve taraf olmuş, madencilik sektörüne son yıllarda giren çok uluslu şirketlerle yaşanan hukuki sorunların bedellerini ülke olarak ödemek durumunda kalmıştır. Yaşanan birkaç örneği paylaşmak yararlı olur diye düşünüyorum.

 

Ülkemizin en büyük linyit rezervinin bulunduğu Elbistan havzasındaki Afşin-Elbistan Termik Santrali’nin, 1994 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla ve işletme hakkı devri yoluyla, 20 yıllığına Avusturyalı bir şirket olan ERG-Verbund Elektrik’e devredilmesi öngörüldü. Devrin yapılması ile alım ve fiyat garantisi verildiği için kamu, 4 milyar dolara mal edeceği elektrik için 12 milyar dolar ödeyecekti. Ancak daha sonraki süreçte, imtiyaz sözleşmesi kapsamında yapılacak devir işlemini kamu aleyhine bulan TEAŞ, sözleşmede yer alan maddelerin değiştirilmesini gündeme getirerek sözleşmeyi imzalamaktan kaçındı. Bunun üzerine şirket Enerji Bakanlığı’na dava açtı. Danıştay 10. Dairesi 2004 yılında santralin şirkete devrine karar verdi. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu da oy çokluğuyla devri öngören kararı onadı. İdari Dava Daireleri Kurulu kararlarının 30 gün içinde temyiz edilmesi gerektiği ancak 3 gün gecikmeli olarak rapor sunulduğu belirtildi. Bakanlığın karara süresi içinde itiraz etmediği, süre geçtikten sonra da avukatın sağlık raporu sunduğu iddia edildi. Sonuçta, kamu davayı kaybetti, gerçi karar iç hukuk çerçevesinde verildi ama uluslararası tahkime gidilse de sonuç muhtemelen aynı olacaktı. Santral söz konusu şirkete devredilmedi ancak kamunun bu olaydan dolayı maddi olarak ne kadar zarara uğradığı bilinmiyor.

Amerikan maden şirketi Westwater Resources, Yozgat il sınırları içindeki Temrezli ve Şefaatli’de uranyum madeni için işletme ruhsatı aldı. Devlet, süresi dolan işletme ruhsatını yenilemeyince şirket Dünya Bankası nezdinde faaliyet gösteren Uluslararası Yatırım Uyuşmazlıkları Çözüm Merkezi’ne (ICSID) dava açtı. Şirket, 220 milyon dolar tazminat talep ediyordu. ICSID, Türkiye’nin, yaklaşık 5 milyon dolar tazminat ödemesine hükmetti. Uranyum ruhsatı, Adur Madencilik şirketi adına verilmişti ama burada matruşka benzeri iç içe geçmiş ilişkiler söz konusuydu. Temrezli ve Şefaatli sahaları Westwater’a geçmeden önce şirket, 2015 yılında ruhsatları yenileme derdine düşmüş. Aynı yıl, Temrezli Projesi Tanıtım Dosyası Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na sunulmuş. Adur, Anatolia Energy Avustralya ile birleşmiş, ABD merkezli Uranyum Resorces ile birleşme kararı almış. Adur Madencilik, Türkiye’de faaliyete geçtiği 2007 yılında Northfield Metal Madencilik Ltd. adıyla kurulan şirketin devamı. Adur'un nihai ana şirketi Anatolia Energy Limited. Anatolia, Adur Madencilik LTD'nin sahibi ise Avustralyalı bir madencilik şirketi. Westwater Resources ise yerinde geri kazanım konusunda uzmanlaşmış bir Amerikan madencilik şirketi. Westwater, Kasım 2015'te Anatolia Energy Limited'i satın almış. Anatolia, Adur derken maden ruhsatının Westwater’a devredilmesiyle son muhatap da belli olmuş oldu. 3 Mart 2023 tarihinde biten dava, sonucuna bakıldığında Türkiye için ucuz atlatıldı denebilir. Uranyum gibi stratejik bir maden ruhsatının yerli-yabancı şirketlerin insafına bırakılması ayrı bir tartışma konusu elbette.

Kaz Dağları'nda siyanür kullanarak altın üretimi yapacak olan ve on binlerce ağacı kesen Kanadalı altın madenciliği şirketi Alamos Gold’un Türkiye'ye karşı dava açmaya hazırlandığı basına yansıdı. Şirketin açıklamasına göre açılacak dava tutarı bir milyar doları aşabilirdi. Şirket, Türkiye'nin işletme izninin yenilenmemesi kararıyla ilgili gerekçe göstermediği için tahkim başvurusunda bulunacağını belirtti. Tehditkâr bir üslubun kullanıldığı şirket açıklaması şöyleydi: Ekim 2019'da, Kirazlı Altın Madeni'nin inşaatına başlandığında, şirket yenilenmesi için tüm yasal ve düzenleyici gereklilikleri yerine getirmiş olmasına rağmen, hükümet şirketin maden ruhsatlarının rutin olarak yenilenmesini sağlayamadı. Şirketin maden ruhsatlarının yenilenmemesi, Türkiye Cumhuriyeti'ne vergi ve diğer gelirler de dahil olmak üzere gelecekteki ekonomik faydalarda yarım milyar doların üzerinde kayıp sağlayacak ve Türkiye içinde binlerce istihdam kaybı ile sonuçlanacaktır. Kaybedilen iş fırsatlarına ek olarak, bu aynı zamanda topluluk projelerine devam eden yatırımların kesintiye uğraması yoluyla yerel nüfus üzerinde kalıcı bir etkiye sahip olacaktır.

Özür dileyip gitmesi gereken şirket, aba altından sopa gösteriyor; üstelik bir milyar dolarlık dava açabiliyordu. Kanada merkezli şirket, dava açabilmek için şirket merkezini Hollanda’ya taşımış. Çünkü, merkezi Kanada’da kalsa iki ülke arasındaki anlaşmalar nedeniyle tahkime gidemeyebilirmiş. Alamos Gold, yatırımcılarını bilgilendirme notlarında Türkiye’deki harcamaların dökümünü vermiş ayrıca çok kazançlı bir işletme olacağını da bildirmiş. Şirketin CEO’su John McCluskey ne demişti, “Kirazlı ile devamındaki Ağı Dağı ve Çamyurt projeleriyle Türkiye’den Kanada’ya dolar boru hattı döşüyoruz.”

Söylenen dolar boru hattı şimdilik tıkandı ama tehlike geçti zannetmeyin. Ne demişti şirketin Türk müdürü: Altın yerin altında 30 milyon yıl bekledi, biz de 30 yıldır bekliyoruz. 3-5 ay daha bekleriz. Sabrediyoruz.” Son noktayı da Şirketin CEO’su John McCluskey koyuyordu: “İhtiyacımız olan tüm teknik uzmanlığa sahip olduğumuzdan ve bu projeyi inşa etmek için ihtiyacımız olan tüm paraya sahip olduğumuz için en çok yardıma ihtiyacımız olan, sadece Türk siyasetine, onun en üst tarafına ulaşmak. Bu yüzden umuyorum ki bu cephede meşru bir şekilde yardım edebilecek bir ortak bulacak şansı yakalayabiliriz. Kısaca iktidarla ilişkileri iyi olan, her kapıyı açacak “yerli ortak” aranıyordu anlaşılan.

13 Şubat 2024 tarihinde Erzincan-İliç’te büyük bir maden faciası yaşandı, olumsuz sonuçları halâ devam etmekte. İliç’teki maden rezervini işletmek üzere 1999 yılında Anatolia Minerals Development Limited, Türkiye'de Çukurdere Madencilik’i kurmuş. 2007 yılında Çöpler madeni ruhsatı verilen Çukurdere Madencilik’e 2009 yılında Çalık Holding ortak olurken; 2011’de Anatolia Minerals, Avustralya'nın en büyük üçüncü üreticisi Avoca Resources ile birleşip Alacer Gold adını almış. Alacer Gold, başka bir birleşmeyle Amerikan şirketi SSR Mining çatısı altına girmiş. Son durum itibariyle, Alacer’in yüzde 80 ve Çalık Grubu şirketlerinden Lidya Madencilik’in yüzde 20 ortak olduğu Anagold Madencilik’in adı duyuldu son olayla birlikte. Bu maden şirketlerinin farklı ülkelerde kurulan bağlı şirketleriyle burada da matruşka setini andırdığı görülmekte. Artvin’deki Hod altın-gümüş-bakır madenini de bu grup üretiyor. Bunun dışında ülkenin dört bir yanını ahtapot gibi sardı bu şirketler.

Çok uluslu bir şirket ile yerli ortağı şirketin işlettiği İliç madeninde halen 9 emekçi siyanürlü çamurun içinde. Enerji Bakanlığı, Maden Kanunu’nun 29. maddesi gereği işletmenin faaliyetini durdurdu ancak ruhsatını iptal etmedi. Muhtemelen şirkete belli bir süre verilerek noksanlıkların giderilmesi istenecek. Ancak eksiklikler giderilecek, tamir edilecek gibi değil. Sonuçta ruhsat iptaline gidilebilir. Bu durumda şirket, önceki örneklerde olduğu gibi uluslararası tahkime gider. Nasıl olsa bu ülkede her şey çabucak unutuluyor. Yapanın yanına kâr kalıyor her şey. Giden canlar bizim değilmiş gibi, berbat edilen coğrafya, kirletilen sular bizim değilmiş gibi. Gelecekte tüm bu acılar unutulur ve şirket hiçbir şey olmamış gibi mağduru oynayabilir, hem suçlu hem güçlü olur. Halkın ortak müşterekleri olan madenleri, uluslararası tekellere ve yerli işbirlikçilere peşkeş çekip sonunda mahkemelik olmak ve topluma ağır bedeller ödetmek olacak şey değil elbette.

Tüm bu yaşanan sorunların temelinde, ülkenin tüm kaynaklarını emperyalist sistemin hizmetine sunan zihniyet yatmakta. Çok uluslu şirketlerin tüm dünyadaki uygulamaları aynı. İşbirlikçileri vasıtasıyla en üst düzeyde ilişki kurmak ve işlerini bir şekilde görmek. Sorun yaşadıklarında ise kendi oluşturdukları kuralları uygulamak. Bu kuralların içinde tehdit var, şantaj var, her türlü kirli ilişki var.

İçeride hukukun yok edildiği, hak aramanın suç sayıldığı, hesap sorma mekanizmasının çalışmadığı kısaca gerçek demokrasinin olmadığı bir yerde yaşananlara itiraz etmek elbette zor. Ancak, yaşatılan bu barbarlığa karşı durmak, mücadele etmek öncelikle bir insanlık görevi. Emek ve doğa mücadelesinin, demokrasi ve barış mücadelesinden ayrı tutulmaması gerçeğinden hareketle birlikte mücadele kaçınılmaz bir zorunluluk.