Usul hakkında...

Siz bu yazıyı okurken, seçim sonuçlarını biliyor,  muhtemelen hayal kırıklığı ya da tam bir şok yaşıyor olacaksınız. HDP barajı geçmişse “sosyalistler mecliste” diye sevinenleriniz olacak. Bu sevinç, daha sonra gene bir hayal kırıklığına ya da tam bir şoka dönüşeceği için aynı kapıya çıkacak; ancak bu yazıyı okuduğunuz sırada kapının önünde bekliyor olacak.

Şu son birkaç ay içinde sosyalistler arasında güvensizliğin arttığını, birbirine en yakın grupların bile sert, zaman zaman  kabalaşan bir dil kullandığını gördük.  Seçim ortamında pazarlık aracı olarak ortalığa salındığı  fazla belli olan platformlar,  bildiğimiz sosyalizmle alakası olmayan HDP’nin ve programatik esaslar bakımından AKP’den hiçbir farkı kalmayan CHP’nin tırpanından kendilerini kurtaramadılar. Bazıları da benim gibi Vatan Partisi’ne oy vereceğini açıkladığı için, “faşist”, “beyaz Türk” gibi sıfatlarla karşılaştı.

Sıfatların hiç önemi yok. Önemli olan tek şey,  görüşleri ne kadar farklı olursa olsun, kendisini sosyalist olarak tanımlayan insanlar arasında diyalog ve ilişkinin kopmaması, zayıfladığı noktalarda iletişimin güçlendirilmesidir. Elbette bunun ön şartı, sosyalizmin ne olduğu, nasıl bir toplum öngördüğü, “demokratik konfederalizm”den üstün ya da farklı olup olmadığı, Derviş’ten medet uman bir CHP’ye nasıl bakmak gerektiği gibi  konularda bir asgari müşterek edinmektir.  

Hariçte olanın gazel okuması elbette çok kolaydır. Her grup kendi içinde, varlığını borçlu olduğu bir düşünce ve davranış sistematiğine, çeşitli ritüellere, kendine göre erdemleri olan bir  tarihsel  süreklilik duygusuna sahiptir.

Geçmişte de öyleydi. Ancak geçmişte (1963-1972; 1974-1980; hatta 1990’lardan yakın zamana kadar)  mevcut sosyalist gruplar ve örgütler birbirlerinin görüşlerini yakından bilir, herkes bir diğerinin yayın organını dikkatle okurdu. Farklı görüşler daha ziyade çözümlemelere, yani dünya  ve ülke analizlerine,  sosyalizmin tarihine ilişkin siyasi tercihlere  bağlı olarak oluşurdu. Başka deyişle, ayrılık noktaları içseldi.  Herkes kendi gündemini, birikimine, kitlesel gücüne  göre belirleyebiliyordu. Bugünün ayrılanları ya da farklı düşünenleri ise daha ziyade dışsal etkilerle davranıyorlar; inisiyatif elden kaçmış, yerini tepkiselliğe bırakmış. Hiçbir  şekilde inisiyatif gösteremediğimiz dışsal bir olay (mesela Haziran Ayaklanması) üzerinden bölünebiliyor; kime oy vermek gerektiği konusunda ayrışıp atışabiliyor, birbirimize çeşitli sıfatlar yapıştırabiliyoruz. Bu arada tutarsızlıklar diz boyu; mesela,  laik öğretim için gösteri yaparken “bize devrimci bir ilahiyat lazım” gibi acayip bir laf edebiliyoruz.  Bazılarımız kendi tarihsel  sürekliliğinden koparken; bazılarının ise çok sıkı yapıştıkları tarihsel süreklilik ellerinde kalıyor, onunla ne yapacaklarını bilemiyorlar.

Burada “somut durumun somut tahlili gerekir” gibi kolay bir cümleye sığınmak da pek mümkün değil, çünkü  farklılıklar daha ziyade neyin somut olduğu ya da somut olanın neresinden tutulacağı konusunda anlaşamamaktan kaynaklanıyor.

Avrupa’da en son 68 civarında gün ışığı gören, fakat Soğuk Savaş’tan sonra da varlığını sürdüren  pek çok ideolojik grup var. Bunlar genellikle bir yayınevi, yanı sıra yayın organı etrafında toplanırlar; genç üyeleri sürekli  sirkülasyona  uğrar, toplumda hiçbir karşılıkları olmasa da varlıklarını inatla sürdürürler,  dar çevrelerde de olsa her konuda söyleyecek lafları vardır. Burjuva demokrasisi mükemmele yakın olduğu için kimse onlara dokunmaz. Yerleşik toplumsal mutabakat alanının dışında varlıklarını sonsuza kadar rahatça sürdürebilirler.

Türkiye’de  sosyalistlerin bu şekilde var olma imkânı yoktur.  Bu şekilde var olma çabası yok olmayı getirir. Bu şekilde var olduğunu sanan çoktan yok olmuştur da haberi yoktur. Çünkü burada siyaset yaygın ve kuralsızdır, kapsayıcıdır. Burada iktisadi ve toplumsal istikrardan, farklı sınıfların yerleşik normlarından ve geleneksel tutumlarından söz edilemez. Toplum sürekli bir akış halindedir. Ülkemizde, kimseye bulaşmadan ve kimseyi bulaştırmadan, gayet tutarlı görüşlerle  çoğalmaya çalışmak ya da kendi değirmenini döndüren marjinal bir propaganda çevresi olarak kalmak kesinlikle imkânsızdır. Öncülük iddialarının temsil edilen güçle orantılı olmaması bizim ülkemizde fazla göze batar. En doğru fikirler bile arkasında yeterli güç (kitlesel ideolojik  kuvvet) yoksa önemsenmez.

Dolayısıyla, bir müzik terimiyle ifade etmek gerekirse, bugün yaşadığımız kakafoni’nin devamı halinde ülkemizde sosyalizmin geleceği yoktur. Biraz aşırı bir örnek olacak ama, İran, Suriye, Irak gibi ülkelerdeki durum da böyleydi.  Belki de bizler, toplumda karşılığı olma anlamında, aynı duruma  geldik ya da çok yaklaştık da farkında değiliz. Yakın gelecekte çok büyük zorluklar var. Bu yüzden herkes ağzından çıkan lafı iyice tartmadan konuşmasın. “Vae Victis” denilmiştir: mağlup olan haklılığını izah edemez.

yalogan@gmail.com