Kıbrıs ve yakın tarihi - VI

‘Kanlı Noel’, ‘Küçükkaymaklı Katliamı’nın tarihteki adı olarak kaldı. Tarih, 1963’ün 22-23 Aralığı idi. Kanlı Noel, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin fiili olarak bitirilip bölünmesinin de tarihi olmuştur.

Geçen yazının son cümlesini şöyle bir hatırlayalım: “Türkiye’nin ilk askeri girişimi de 25 Aralık 1963’te gerçekleşti. Türk Hava Kuvvetleri’ne ait uçakların yaptığı ihtar uçuşlarıyla ateşkes sağlandı. 29 Aralık 1963’te İngiliz Kuvvetleri bugün ‘Yeşil Hat’ olarak adlandırılan bölgeye girdi.”

Hikâyenin tam da burasında kalmıştık.

Şimdi devam edelim ve 1964 ile 1967 yıllarına dönelim. Türkiye ve Yunanistan’ın savaşın eşiğine geldiği bir dönme…

SANCILI YILLAR: KIBRIS BÖLÜNÜYOR

1964 kışı: Kıbrıs, yeni yıla gözlerini çok huzursuz ve iç dinamikleri ağır hasarlı olarak başladı. İlk hamle Makarios’tan geldi. 1 Ocak günü, onun ağzından, Kıbrıs’la ilgili bütün anlaşmaların feshedildiği duyuruldu. Böylece, daha neredeyse kurulamadan, Kıbrıs Cumhuriyeti ortadan kaldırılmıştı. Böyle olmakla beraber, Rum tarafı, resmi işlerin yürütülmesi pozisyonunu ‘de facto’ olarak elinde tutmaya devam etti.

Ortada, siyasi tarih örneği olarak, adeta bir ilk yaşanıyordu. Hem dayandığı antlaşmaları feshedilmiş bir Cumhuriyet ve hem de bunu ortadan kaldıran Cumhurbaşkanı Makarios ve onun Rum yöneticilerinin uluslararası merkezlerce Kıbrıs hükümeti olarak tanınması hususu.

Kuşkusuz bu, an itibarıyla Makarios hanesine bir siyaset başarısı olarak yazılmalıydı. Zira Makarios’un ENOSİS isteğini, adeta bir bağımsızlık ölçütü olarak kullanma becerisi müthişti. Özellikle ‘Üçüncü Dünya’ ya da ‘Bağlantısızlar’ olarak sayılan ülkelerin ve ‘Varşova Paktı’nın ona verdiği destek bu tanınmışlığın koşu atlarını oluşturuyordu. Makarios’un AKEL’le içte yaptığı ittifak ilişkileri, Varşova Paktı'nı kendine yedeklerken, dışta da bağlantısızlıkçı blokun yükselen desteği ile bir nevi meşruiyet haline gelmişti.

15 Ocak’ta Birleşmiş Milletler (BM) olaya müdahale etti. BM Genel Sekreteri U Thant, üç garantör ülke olan İngiltere, Yunanistan ve Türkiye ile Kıbrıs’taki iki toplumun temsilcilerini, Londra’da bir konferansta buluşturdu. Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafı, antlaşmaların Türklerin haklarını koruyamadığı, dolayısıyla Türklere fiili garantiler verilmesi çerçevesinde, her iki toplumu eşit düzeyde sayarak birleştirecek, bir ‘federal yönetim’ usulünün bulunması teklifi ile geldiler. Rum tarafı sessizdi. Sonraki hamleleri için bir zaman kazanılmıştı ve pozisyon almayı böylece bekleyebileceklerdi.

U Thant, çalışmalarına devam etti. 18 Şubat 1964’de BM Barış Gücü yönetim ve gözetiminde,  bir “Kantonal Yönetim” kurulması planını her iki tarafa teklif etti. Makarios bunu hemen reddetti. Öngörü olarak, bunun ENOSİS’e engel olacağını kestirebiliyordu. Adaya bir özel temsilci istedi ve süreç, Londra Konferansı'nın sonuçsuz kapanmasıyla bitti.

1964 Baharı: 4 Mart 1964’te BM Güvenlik Konseyi toplandı ve 186 sayılı kararı aldı. Buna göre, her iki toplumun barış içinde yaşaması gerektiği vurgulanıyordu. Şiddetin önlenmesi şartı konuluyordu. Bunun için, ‘Kıbrıs Hükümeti’nden de her türlü tedbirin almasını isteniyordu. Bunların sağlanması bağlamında, bir ‘BM Barış Gücü’nün adaya konuşlandırılması ve bir arabulucunun tayini de ilk basamak çözüm olarak öngörülüyordu.

‘Kıbrıs Hükümeti’ ifadesinin metinde geçirilmesi adeta, Makarios ve sonrasında gelen bütün Rum yönetimleri için bir piyango gibiydi. Bu ifade, Rum toplumunun yönetimine verilmiş ve Kıbrıs’ın her iki toplumunun yegane temsilcisi olarak onaylanmasını sağlayan, BM kaynaklı bir imtiyaz haline dönüşmüş oldu. BM, bir taraftan Kıbrıs Cumhuriyetini feshedilmemiş sayıyor ve diğer taraftan da esasen Kıbrıs Anayasasını ilga kararı alıyordu. Kısaca işler siyaseten daha çetrefil bir aşamaya girmişti.

BM Barış Gücü’nün ilk öncü birlikleri, mart ayında Kıbrıs’a geldi. Mayıs ayında ise, Kıbrıs’taki ‘BM Kıbrıs Barış Gücü (United Nations Peace Keeping Force in Cyprus- UNFICYP)’ 6500 askerden oluşan bir ordu düzeyine vardırıldı. Başlangıçtaki gelişleri, sadece ilk üç ay içindi. Oysa bugün sayıları çok daha az olmak üzere beraber, adadaki mevcudiyetleri, 57 yıldır devam ediyor.

YEŞİL HAT, NASIL YEŞİL HAT OLDU (?) VE SONRASI

Üniversitedeki lojman pencerem, Lefkoşa’nın her iki bölünmüş kesimini, tepeden hâkim olarak gören bir manzaraya sahip. Lefkoşa güzel bir kent ve yukarıdan bakıldığında, şehrin şimdiki bölünmüşlüğünü de resmeder gibi yeşil ormanlık bir kuşak ortadan geçiyor. Kuşağın kuzey tarafı Lefkoşa Türk bölgesi, güney tarafı ise, Rum bölgesi.

Bu doğal görüntü, yeşil hat olarak anılmasının nedeni değildir.

Asıl neden, ilk BM Barış Kuvvetleri Komutanı Peter Young’ın, Lefkoşa’daki birliklerinin bulunduğu bölgeleri, harita üzerinde yeşil kalemle belirleyen bir hat çizmesine dayalıdır. İronik olarak, o günden beri de hep Yeşil Hat olarak anılagelmiştir.

Tarihin ilerleyişine devam edelim…

Mart, Nisan ve Mayıs 1964: Mart, Nisan ve Mayıs 1964’te, toplumlar arasında şiddetli çatışmalar devam ederek geldi.

Büyük ölçüde EOKA birlikleri olan Rum milisler, 9 Mart 1964’te Baf’ta, 19 Mart’ta Gaziveren ve diğer yerlerde yaşayan Türklere saldırdılar.

Bu çatışmalar, Kıbrıslı Türklerin yaşadıkları yerleri terk etmelerine neden oldu. Bunu hem kendi istekleriyle yaptılar ve hem de Türk Mukavemet Teşkilatı’nın (TMT) isteğiyle yaşadıkları yerlerden ayrılıp onun koruduğu bölgelere kaçtılar. Bu korunaklı bölgelerin en büyüğü, Lefkoşa’da Osmanlı döneminden beri Türklerin yaşadığı bölge idi. Rum şiddetinden kaçış, kötü yaşam koşulları sunan çadır ve barakalardan oluşan bir kentten oluşuyordu. Bugünün Gazze şeridi ve Batı Şeria’sı gibi. Lefkoşa’ya varamayanlar ise canlarını bulabildikleri başka güvenli bölgelere atıyordu.

Makarios, 4 Nisan 1964’te, Zürih ve Londra Antlaşmalarının bir parçası olan ittifak antlaşmasını feshettiğini ilan etti. Bu Kıbrıslı Türkler için büyük bir korkuydu. Zira Rumlar, böylece Kıbrıs Türk toplumunun  devletle olan ilişkilerini sekteye uğratma yetkinliğine kavuşmuş oluyordu. Garantör devlet Yunanistan, Makarios’un bu kararına destek verdi. Türk toplumuna karşı çeşitli saldırılar daha yoğunlaştı. Araya İngiltere, bir girme çabası gösterdiyse de koşullarda değişen pek bir şey olmadı.

Haziran 1964: Makarios, Kıbrıs’ın Cumhuriyet olarak feshettiğini ilan eden 1 Ocak beyanatını, adeta unutmuş gibiydi. Haziran 1964’te Temsilciler Meclisi, sadece Kıbrıslı Rum üyelerden müteşekkil olarak toplandı. Türk üyeler çağrılı sayılmamıştı. Yine daha önce, Makarios’un kuruluşunu veto ettiği, ‘Ulusal Muhafız Birliği’ olarak adlandırılan ordu bir yasayla kuruldu. Kıbrıs’ta, ordunun içine dahil edilen polis güçlerini de barındırır biçimde, silah taşıma yetkisine sahip yegâne ulusal güç olduğu ilan edildi. İlginç olarak aynı ay, EOKA lideri Grivas, milli kuvvetlerin komutanı olarak da tayin edildi. Grivas’a bir kez daha Kıbrıs kapıları, meşru bir zemin olarak açılıyordu.

Makarios, yararcı kararlar alabilen bir liderdi ve burada da zekice düşünmeye çalışmıştı. Düzensiz Rum çetelerinin artışını ya da dağınıklığını, merkezi bir komuta altında düzenli orduya çevirme dürtüsü galebe çalmış ve bunun örgütlenme ve yönetimin de Grivas komutası altında olabileceğini hesap etmişti. Bu kâğıt üzerinde kalan Kıbrıs Cumhuriyeti Rum kanadı hükümetinin elindeki tüm olanakları, yeniden EOKA için seferber ettiği tarih de oldu. Antlaşmalara göre, ilk başta tesis edilmiş Türk emniyet kuvvetleri de böylece saf dışı edilmişti. Sıra, Yunanistan ordusundan yeni düzenli birliklerin adaya getirilmesine gelmişti. Türkiye ve Kıbrıslı Türkler, buna olan itirazlarını, uluslararası kamuoyuna, sadece kendi kendilerinin seslerini duyarak iletmeye çabaladılar.

Johnson Mektubu: Bu mektup, yakın tarihte Türkiye-ABD ilişkilerine darbe vuran bir ilk krizdir. Esasen ABD ile olan ilişkiler Osmanlı döneminden başlar. Geçmişi de 1780’lere dayanır. Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne hayli inişli yokuşludur. Ne ki, geçmişin izleri şimdi tarih sayfalarında kalmışken ve Cumhuriyete intikal eden süreçte, başımıza hayli işler açmış olmakla beraber, ABD ile masa başında ilk tanışıklık, Lozan’la olmuştur. Lozan Antlaşması'nı imzalamayan ülke ABD olarak tarih şerhlerinin içindedir. İkinci savaşın ardından, Türkiye’nin NATO’ya alınması öncesi, kabulümüz için, Kore Savaşı'nda, ilk kan bedeli ödemesini, derin müttefiklik bağları sayma öngörüsüzlüğümüz ise, tamamen bize aittir. NATO’ya Yunanistan’la birlikte 1952’de kabulümüz, ABD’nin asker millet olduğumuza dair derin okşamaları ve sonraları, Marshall yardımları kisvesiyle, adeta ABD’nin örtülü üslerine kapıları açtığımız bir işgale de yol açmıştır.

1964’e değin bir türlü farkına varılamayan bu süreçte, Türkiye’yi uykudan uyandıran ilk hamle, ABD’den gelmiş ve krizlerin ağırlığı günümüze değin daha da derinleşen bir manzarayla seyretmiştir. Türkiye, ABD sayesinde bir darbeler demokrasisi olarak yol yürümeye çalışırken, askerisinden, ekonomik nice ambargolara kadar, adeta bir gayya kuyusunda boğuşup durmuştur.

Lyndon B. Johnson, dünya ölçeğinde tanındığı siyasi kariyerine, önce Kennedy’nin, Başkan Yardımcısı olarak başlamıştır. Kennedy suikastının getirisi olarak, daha Kennedy’nin kanı yerde kurumadan, ABD Başkanı olarak da yemin etmiştir. İşte mektubu yazdığı günlerde, henüz çiçeği burnunda bir Başkan olarak ABD ‘Müesses Nizamı’nın siyasi temsilcisi olarak, Beyaz Saray oval ofisinde oturuyordu.

Şimdi dönelim Johnson mektubuna…

Kıbrıs güncesi, tüm karışıklık ve şiddetiyle sürdüğü sırada, Rumların Türklere yönelik saldırıları da gün be gün artınca, Türkiye garantör devlet olarak, 2 Haziran 1964’te adaya bir askeri harekât planladı. Bunu da açıkladı.

Bunun üzerine, ABD Başkanı Lyndon B. Johnson, 5 Haziran 1964’te, Türkiye Başbakanı İnönü’ye tehdit dolu bir mektup gönderdi. Mektubun temel perspektifini başlıca şu hususlar bütünlüyordu:

Mektupta, Türkiye'nin adaya tek taraflı müdahalesinin, Türkiye ve Yunanistan arasında savaşa yol açabileceği ve bunun NATO üyesi olan bu iki ülke bakımından kabul edilemez olduğu ifade ediliyordu. Türkiye'nin, Kıbrıs Anayasası'ndan gelen garantörlük rolünü adeta yok sayarak, böyle bir müdahale kararı öncesi, evvela müttefiklerine danışması gerektiği anımsatılıyordu. Ayrıca, Sovyetler Birliği'nin Türkiye'ye olası bir müdahalesinde, Türkiye’nin savunulmasının, NATO anlaşmasının 5. Maddesi gereğince olamayacağı, karasızlık ya da isteksizlik ifadeleri içine konarak ima ediliyordu. Ayrıca ABD'nin, NATO envanteri olarak Türkiye'ye sağladığı askeri platformlar, mühimmat ve diğer malzemelerin, böyle bir müdahalede kullanılmasına izin verilmeyeceği açıklıkla belirtiliyordu. Ağır, kaba ve aşağılayıcı bir üslupla yazılan mektubun ardından, İnönü tarihi bir cevap vererek ‘'Yeni bir dünya Kurulur ve Türkiye’de orada yerini alır'’ demişse de hükümet müdahale kararından vazgeçti. İsmet İnönü, 21 Haziran 1964'te ABD'ye giderek Başkan Johnson ile bir görüşmede bulundu. Yazıldığı günden itibaren, uluslararası olarak bilinen içerik ise ancak 1966’da resmi olarak yayınlanmıştır.

Türkiye’de, toplumun bütün katmanlarında, ABD’ye karşı derin bir karşıtlığın oluşması bu mektupla da kavşak yapmıştır. Ondan sonrası, daha derin inişli ve çıkışlı, bir ‘sözde müttefiklik’ ilişkisi olarak, günümüzdeki siyasi ve toplumsal olaylara kadar, yeni derin damgalar vurarak sürüp gelmektedir.

ABD durumu yatıştırmak için, önce İnönü’nün 21 Haziran ziyaretinde gönlünü almaya çabalamış, sonrasında eski Dışişleri Bakanını Dean Acheson’u, 10 Temmuz 1964’te Cenevre’ye arabuluculuk için göndermiştir.

“Acheson Mektubu” ya da taksim algısı: Temmuz 1964’te, Cenevre’de Rum ve Türk temsilcileri ile buluşan Acheson, kendi adıyla anılan bir plan önerir. Bu basitçe, Kıbrıslı Rumların ENOSİS’i gerçekleştirmesine olanak tanıyordu. Bunun karşılığında, Yunanistan da Akdeniz’deki Kaş’ın 2 mil açığında bulunan ve 10 kilometre kare büyüklüğündeki meşhur Meis ya da Kastellorizo adasını Türkiye’ye verecekti. Oraya göç etmek isteyen Kıbrıslı Türklere tazminat ödenecekti. Türklerin elinde olan güvenli yerleşim bölgeleri ve Türk ordusunun kullandığı üs terk edilecek, tümü Kıbrıs hükümetine devredilecekti.

Esasen Kıbrıs Türklerinin adadan sürüldüğü ve Türkiye’nin güvenlik oluşturma kapasitesinin sıfırlandığı bir plan olmasına karşın, Makarios bu planı ‘taksim politikası’nın değiştirilmiş bir modeli olarak değerlendirdi ve reddetti. Görüşmelerin ardından, BM Barış Gücü’nün seyrettiği Rum saldırıları, Erenköy (Kokkina) ve Mansura’ya yapıldı.

Cengiz Topel şehit oluyor: Bunun üzerine Türk Hava Kuvvetlerine ait jetler, 8–9 Ağustos 1964 günü, Erenköy (Kokkina) ve Güzelyurt Körfezi çevresinde bulunan Rum mevzilerini bombaladı. Bu harekât sırasında, Yüzbaşı Cengiz Topel’in uçağı düşürüldü ve BM Barış Gücü’nün haberi olmasına karşın ve savaş esiri muamelesi gösterilmeden, işkence edilerek şehit edildi. Sonrasında, iade edilen cesedinin bütün fotoğrafları arşivlerdedir.

Olaya Türkiye’de yükselen infiali bastırmak için, BM Güvenlik Konseyinin beş üyesinden ikisi olan ABD ve İngiltere, BM’den bir ateşkes kararı çıkarttılar. Makarios, Türklerin yerleştiği bölgelere yardım yapılmasını engellemeye devam etse de Türkiye, eylül ayında kuvvet kullanmaya devam edince, bu defa da yardımların menziline ulaştırılmasına ses edilmedi.

1964’ün bilançosunda Kıbrıs’ın genel görüntüsü: Kıbrıs adası, 1964 yılının sonunda, tarım ve ekonominin uğradığı zarar bakımından hazin bir tablo yaşıyordu. En ağır toplumsal karabasan ise, Kıbrıslı Türklerin üzerine çökmüş gibiydi. Devlet dairelerinde ve Rum bölgelerinde çalışan 4000 civarındaki Türk işten çıkarılmıştı. Kasaba ölçekli 109 yerleşim bölgesinde, Türk koçanlı (Türklere ait tapulu) 527 ev tahrip edilmiş ve 2 bin ev de hasar görmüştü. Yerini, ocağını terk etmek zorunda kalan 25 bin Türk de artık kendi vatanında sığınmacıydı.

1965’ün bilançosu ve Kıbrıs Türk tarafı: 1965 Kıbrıs panoraması, şiddet ve saldırı ikilemi içerisindeki bir iklimle tarihe resmolmaya devam etti. Seçimle işbaşına gelmiş Kıbrıs Türk temsilcilerinin, Temmuz 1965’te Temsilciler Meclisi’ne girme istekleri, Rumlar tarafından engellendi. Böylece toplumsal ayrışmanın daha da dip yaptığı bir gelişme yaşandı. Kıbrıslı Türkler, toplum olarak yeni bir iç örgütlenmeye gittiler. Amaçları, içine katılma şansı bulamadıkları siyasi platformlarda, kendilerini yeniden temsil edebilmek ve savunmaktı. Kıbrıs Cumhuriyeti Başkan yardımcısı, hükümetin üç Türk kabine üyesi ve Kıbrıslı Türk Temsilciler Meclisi üyeleri bir ‘Genel Komite’ kurdular. Genel Komite’nin kurulması, bir ölçüde, adadaki iki toplumun ayrışması yönündeki kavşak adımlardan birisi oldu.

1965’ün bilançosu ve BM: BM Genel Kurulu, 18 Aralık 1965’teki 2077 kararı ile Kıbrıs’ın egemenliğini ve dış müdahalelerin yasal olmadığına dair yeni bir karar aldı. Karar, esasında Kıbrıs Rum tarafına, Kıbrıs Cumhuriyetinin anahtarını ve temsiliyetini bir kez daha teslim ediyordu. Türk toplumunun anayasal statüsünü ise bir defa daha görmezden geliyordu. Rum tarafının, BM’deki bu kazanımlarının ardında da hep Üçüncü Dünya ülkelerinin desteği bulunuyordu. Karar sonrası, BM, adaya yeni arabulucu olarak U-Thant’ı atadı. Uzlaşılamayan zıtlıklar, sonuçsuz görüşmelerle daha batağa saplanıyor ve her seferinde akamete uğruyordu. Gerginlik ise, adada her geçen gün zirve yapıyordu.

1966’nın bilançosu: 1966, benzer gerilimlerin yaşandığı sona doğru akıp giden başka bir yıl oldu. Yılın belki de en önemli itirafı, yıl ortasında, arabulucu U-Thant’tan geldi. 10 Haziran 1966’da, kendisinin, kendinden önceki arabulucu Galo Plaza’nın ve dolayısıyla BM Güvenlik Konseyi'nin aldığı bütün kararların başarısız kaldığını, iki toplumun keskinleşen bir ayrışmaya doğru yol yürüdüğünü ifade etti.

Kasım 1967: BM, Kıbrıs sorununa çözüm bulmada yetersiz kalmış ve adeta çözümsüzlüğün çaresizliğini resmeder bir duruma düşmüştü. Bunda, aldıkları Güvenlik Konseyi veya Genel Kurul kararlarının eşit temsiliyeti öngören anayasal içeriğe uymamasının da rolü olduğu hep görmezden gelinmişti.

Bu dönemde, EOKA kimi kez ‘Ulusal Muhafızlar’ olarak, çoğu kez de açık kimlikleriyle boş durmuyor ve etnisite temelli ajitasyon ve mücadelelerine devam ediyordu. Garantör devlet Yunanistan birlikleri de bu mücadelenin doğrudan içindeydi. Tıpkı Türk askeri unsurlarının karşıt cephede olduğu gibi.

1963 olaylarından sonra yapılan antlaşma, Rum askeri birliklerinin Türklere ait bölgelerden geçmesini yasaklanmıştı.

EOKA lideri ve Ulusal Muhafızların komutanı Grivas, Kıbrıslı Türklerin yerleşim bölgesine BM’nin devriye koymasına karşı çıktı. Türklerin Rumlara göre çoğunluk oluşturduğu Larnaka bölgesi ile Geçitkale (Agios Theodoros) ve Boğaziçi (Kophinou) arasındaki yollardan, devriye olarak kendi birliklerini geçirmek isteyince, yeni bir kıyamet koptu. Özellikle, Geçitkale ve Boğaziçi Türk güvenlik hatları bakımından stratejik öneme sahipti. Türk tarafı tepki verdi ve geçiş zorlamasını ret etti.

Bunun üzerine Grivas, 15 Kasım 1967’de Barış Gücü görevlilerinin gözü önünde, Geçitkale ve Boğaziçi’ne saldırdı. EOKA taburları, Yunan Alayı subayları ve askerlerinin katılımı ile ağır silahlarla donatılmıştı. Bir tugay cesametinde olan birlik, yaklaşık 6 bin askerden oluşuyordu. Sonuç olarak bu bölgede 30 Türk öldürüldü.

Bu, adeta yolun sonuna gelişin bir işaret fişeğiydi. Türkiye ve Yunanistan arasında, Kıbrıs meselesinin çözümü için, 1965’ten beri yapılan görüşmeler kesildi. TBMM Kıbrıs’a bir defa daha garantörlük haklarından doğan yeni bir müdahale kararı aldı.

İşin blöf olmadığına ilişkin teyakkuz harekâtı, Yunanistan'la olan Trakya sınırına, askeri birliklerin kaydırılması ve amfibik bir işgal kuvvetinin de aynı bölgeye yerleştirilmesi şeklinde tecelli etti. Ayrıca verilen ültimatomun koşulları arasında, Grivas’ın ve Yunan birliklerinin Kıbrıs’tan ayrılması, Geçitkale ve Boğaziçi’deki kayıplar için tazminat ödenmesi ve Kıbrıs Türk toplumu üzerindeki baskıların durması için Ulusal Muhafız Birliği’nin dağıtılması da bulunuyordu.

Çanlar 1922 savaşından sonra, ikinci bir Türk-Yunan savaşı için çalmaya başlamıştı.

Devam edecek…

nuriabaci@gmail.com