‘İnsan Hakları Eylem Planı’ ve bağlamı üzerine düşünmek…

Bu coğrafyanın kahramanı çoksa, nedenlerinden birisi de ihanet edenleri ve hainlerinin bolluğundandır diye bir tümce okumuştum bir yerlerde. Söze de böyle başlamış olalım.

Kahramanlık menkıbeleri ya da ihanet öyküleri anlatacağımdan değil ama sonunda bir bağlamı olsun diye söze şimdilik böyle yol vermiş olayım…

Bugünün adıyla Türkiye, kadim ismiyle Anadolu, nice uygarlıklara, devletlere, tiranlara, imparatorluklara beşiklik etmiştir. Sonuncusu Osmanlı İmparatorluğu'dur.

Tarih yazıcılığı hayli sorunlu bir iştir. Gerçeği geçmişte kaldığından, geçmişin izinin bugün içinden kavranması, bu haliyle hayli zorlayıcıdır. Kimi kez algılandığı ya da istendiği biçimiyle yazılmış olması da şikâyetlere konudur; resmi tarih diye küçümsenmesi biraz da bundandır. Oysa tarihi, tarihsel materyalizm bağlamından sıyırıp, ideolojik bir kılıf olarak kullanmaya kalkışırsak, varacağı yer günün koşullarının gerektirdiği bir resmi tarih oluverir. Osmanlı vakanüvistliğinin izleri de kendi çağının resmi tarih yazıcılığına bir örnek gösterilebilir.

Günümüzün tarih yazıcılığında ise, Osmanlı'ya atfedilen, onun bir Türk-İslam İmparatorluğu olduğudur. Devletin kuruluşundan, sonrasında imparatorluğa ve oradan 20. yüzyıl başına değin, Osmanlı yönetici elitlerinin, kendilerini ne denli Türk saydığı ise doğrusu muammadır. Türkmen boylarının aşağı sınıf sayıldığı bir saray tarihçiliğinin kökü, Türk kimliğini hangi tür bir millet kavramına oturtmaktadır; bu çok denenmişse de tedbirli olup, yeniden irdelenmelidir demeliyim.

Osmanlı, esasen bir Doğu Roma veya Bizans varisidir. Kuruluş ve palazlanma döneminde kız alıp vermeden, siyasi, askeri ilişkilere değin, Bizans’ın varlığından çokça esinlenmiştir. Gelip geçen 36 padişahın doğum künyeleri sıkı incelendiğinde, bir iki istisna dışında Bulgar, Sırp, Rum, Fransız, Rus, Cenevizli analardan doğdukları ve bu anaların haremde İslamlaştırılmış olduklarını, bugünün tarihçileri ifade etmektedir. Yani nereden bakılırsa bakılsın, Osmanlı hanedanı, soy olarak İslam’ı kabul etmiş bir Avrupalı kraliyet ailesi olarak okunabilir.

Bizans’ın yanı sıra, Osmanlı hanedanının öne çıkan bir diğer özelliği de I. Selim’den itibaren İslam halifeliğini ele geçirmiş bir kültürün içinden süzülüyor olmasıdır. II. Mehmet ya da bilinen adıyla Fatih Sultan Mehmet’in, İstanbul’un fethinden sonra okuttuğu hutbesinde, kendisini Rum diyarı kayzeri ya da Sezar’ı sayması, boşuna da değildir. Ondan böyle, Roma İmparatorluğu, yeni adı ve kimliğiyle kendi yoluna devam etmiştir.

O nedenle, Osmanlı tarihi koşulsuz olarak aynı zamanda hem bir Avrupa hem de bir İslam tarihidir. Avrupa tarihinin içinden Osmanlı çıkarıldığında, geride gerçek bir tarih kalır mı (?); bu da hayli su götürür…

DÖNELİM GÜNÜMÜZE…

''Türkiye’yi nereden okumalıyız'' sorusu bir niyet meselesi değildir! Esasen Osmanlı’ya dayanan ve bugünün karakteristikleriyle demokratik bir tarihi olan otokrasi, şimdinin değer yargıları içinde de batının oryantalist nitelemesiyle “ılımlı İslam” kategorisine tanımlanmaya çalışılmış olsa bile ve buna karşın, köktenci bir tarihe sahip olan seküler bir ulustan ve devletten bahsedebiliriz. Hâlihazırda, ülke deyince, modern dünyanın hem bağımsız bir ülkesi (?) ve hem de antik nice uygarlık ve imparatorlukların beşiği olan bir coğrafyayı niteliyoruz.

Tarih içinde, coğrafyasının özelliği ve içinde barındırdığı milletler bileşkesinde hem hazmedilmesi güç hem de güçlü olduğu dönemlerde kendini kabul ettirmiş tarihsel bir özne olduğuna da hiç şüphe bulunmamaktadır. Şu aralar, Doğu Akdeniz ve Ege meseleleri nedeniyle, başının darda olduğunu tekrarlayan Yunanistan’ın, hemen her platformda Türkiye’yi ‘revizyonist Neo-Osmanlıcılıkla’ suçlamasının nedeni de bu olsa gerektir.

TEKRAR OSMANLI…

Osmanlı İmparatorluğu, 1683'teki coğrafi uzamı bakımından, en büyük sınırlarına ulaşmış haliyle, beş milyon kilometrekarelik bir alanı ifade ediyordu.

Bu alanın içinde neler vardı? Bir defa Akdeniz havzası ondan sorulur bir coğrafyaydı. Çağdaşları donanmalara rahmet okutacak devasa dir deniz gücü kabiliyetiyle, Osmanlı, etrafındaki kara kıtalarında muazzam bir egemenlik alanı tesis etmişti. Kuzey Afrika batısında, Cezayir’den başlayan tüm sahil şeridi, bu coğrafya dâhilindeydi. Onun kuzeyinde ve karşı kıyıda Balkanlar ve Orta Avrupa içlerine doğru dalışa sahipti. Doğuda Mezopotamya, Suriye, Filistin ve Mısır dâhil bir Orta Doğu egemenliği söz konusuydu. Güneyde ise, Mekke’nin anahtarını elinde tutan bir Arabistan yarımadası sahipliğine ve Anadolu’nun tam kuzeyinde Ukrayna-Kırım hükümranlığına sahipti. Yani, devasa bir toplumsal düzen ve hiyerarşiyi elinde tutan bir imparatorluktan bahsediliyordu. O dönem bakımından, hanedan olarak Avrupa kökenli analardan doğan ve babaları itibarıyla da müteselsilen Avrupalı genetiğini taşıyan bir aile soyu, son padişahına kadar, bu karakterini koruyup gelmiştir. Hanedan, bu kimliğiyle ideolojik bir İslami görüntüyü korurken, Türkler dâhil, nice milleti de yönetmiştir. İçlerinden iş birliği yaptıklarını vasal kılmış, ötesini de köylü sınıfı olarak her türlü hizmetinde kullanmıştır.

19. yüzyıl, imparatorluğun ciddi olarak coğrafi küçülme, iktisadi yetersizlikler, merkantilizmin çoktan kapitalizmine dönüştüğü ve onun da sanayileşme evresini içermeye başladığı bir aralıkta, iktisadi gerileme ve sosyal değişim basınçları içinde yuvarlanmasına neden oldu.

Rus Çarı I. Nikolay, 1853’te, Osmanlı'nın çöküşünü, hem bölgesel ve hem de dünya siyasası açısından bir istikrarsızlaşma dönemi olarak betimledi. Daha sonraları, bütün Avrupa’nın da çok benimsediği ‘hasta adam’ vurgusu Çar’a aittir. Osmanlı ile ilgili bir gelecek düzenlemesi yapamazlarsa, ellerinden kayıp gideceği endişesini taşıyan Nikolay, bu dağılmanın sonunu göremedi. Hasta adam, Birinci Dünya Savaşı'nın yenilgi acılarını da çekerek bir yetmiş yıl daha yaşadı. Ta ki 1923’e değin…

Sonrası, Türkiye’nin de yakın tarihidir denebilir ve Osmanlı'nın ardılı görülen Türkiye’nin, 100 yaşına basmasının önünde sadece de 2 yıl kalmış bulunmaktadır.

Bugünün Türkiyesi, esasen 1908 devrimiyle başlar. Bu devrim, günümüzün demokratizminin ilk referansı ve izlerini taşır. 1923’te Kurtuluş Savaşı'yla taçlanan Cumhuriyet devleti de İslami ve halifelik taşıyıcılığındaki bir kimlikten, laik bir devlete ve şekli olarak da seküler bir toplum yapısına radikal olarak evrilmiştir. Eksiği, gediği, buranın tartışma konusu değildir. Öz olarak, burjuva özellikleri önde olan devrimci bir dönüşümdür gerçekleşen. O nedenle küçümsenecek bir tarafı yoktur; aksine selamlanacak bir devrimci özneye sahiptir

TARİHSEL ANAYASACILIKLAR        

Osmanlı'nın, laik bir Türkiye’ye dönüşümü hop diye olmamıştır. 1863 Tanzimat Fermanı, 1876 Kanuni Esasi anayasal belge ve düzenlemeler olarak Osmanlı'dan günümüz Türkiyesine kalan ilk tarihsel adımlardır. Her ne kadar devletin dininin İslam olduğu belgisi, bu belgelerde yer alsa da Meclis tesisi, padişahların Meclis'le yetki paylaşımı ve halifelik sembolizmi dışında Şeyhülislam'ın bürokratik din işleri düzenleyiciliğine tayini hususları, devrimci laik Cumhuriyetin ilk mayası olarak sayılabilir.

1921 Anayasası veya ‘Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’, Kurtuluş Savaşı'nın zor günlerinde, yeni devletin de habercisidir. Devletinin dininin Anayasa metninden çıkarılıp, Cumhuriyet Halk Fırkası'nın altı okunun anayasal hüküm haline gelmesi ve laiklik kavramının da böylece anayasal hüküm sayılması, 1937’deki düzenlemeyle gerçekleşmiştir. Sonrası malumdur. 1961, takiben 1982 Anayasaları laiklik ilkesini koruyan ilk değişmez ve değiştirilemez dört maddeyi içinde saymaya devam etmiştir. 1982 Anayasası, 2017’ye değin 17 kez değiştirilmiştir. 12 Eylül darbesinin başlangıç hükümleri, daha sonraki değişikliklerle metinden tamamen çıkarılmıştır. Başkanlık dönemine geçişin tarihlenmesi ise 1982 Anayasası üzerinde yapılan 18. değişiklik olup lafız ve içerik olarak tam değişikliği içermektedir.

Bu anayasaların tümüne bakıldığında, farklı tartışmalar söz konusu olsa bile, şeklen veya kuvveden fiile kurucu anayasalardır. Önü arkası, toplumsal düzenlemeleri, bir ‘zor basıncı’ altında hayata geçirmiştir. Geçmişte hepsi, askeri vesayet nitelemesine sokulan bu anayasalar, 2017'de bu kez de başka bir kuruculuğu sivil kıyafetle gündem etmiştir.

ÖYLESE ŞİMDİKİ ÇAĞRILAR NE İÇİN…

Gündemde yeni bir tartışma var. ‘İnsan haklarında yeni dönem’ çağrıları, açıklamaları çok taze ve nihai planda yeni bir anayasa vazediliyor. Demokratik, sivil ve askeri vesayetlerden arındırılmış bir anayasaya gerek olduğu dile getiriliyor. Saray kabinesi ve Cumhur İttifakı'nın hazırlayacağı metne katkı verilmesi bekleniyor. 2017'den sonra geçen süre henüz üç yıl ve âlây-ı vâlâ ile kabul edilmiş bir anayasadan da askeri vesayet artığı gibi bahsedilerek değişiminin zorunlu olduğu vazediliyor. İsteyen daha dün anlatılmış ve yapılmış işleri unutup, bu yeni ifadelere inanmakta serbest olabilir.

Bir nedeni, köktenci değişikliklerle devletin şimdiki formatı olan ‘demokratik, laik sosyal bir hukuk devleti’ olmasının değiştirilmesi vakti gelmiş olabilir. Böyle bir teklifin, toplumsal anlamda çok ciddi yarılmalara neden olabileceği de kuvvetli ihtimaller arasındadır.

İkinci ve daha kuvvetli neden ise otokrat yönetimin işleyişinde saptanmış tıkanıklıkların, önünün açılması zorunluluğundandır.

Cumhur Reisi, içte konsolidasyondan ziyade, dış faktörlere bir demokratizm mesajını, insan haklarında yeni dönem bezemeleri ile sunarak, kendi başkanlığının devamını sağlayacak bir ittifaklar manzumesi referandumuyla yeniden tesis etmek niyetinde olabilir. Ya da pandemi basıncından ve işsizlikle, yoksullukla bunalmış toplumun dikkatinin, başka yöne çekilmek istenmesi, işin bir parçası olabilir.

Kısaca, sivil yeni kuruculuğu 2023, 100. yıla taşıma, dış eleştirileri minimize etme ve böylece dış yatırım garantilerinin yeniden kanalizasyonu ile sıcak para akışını ve sermaye istikrarını yeniden sağlama ve seçim garantisini, bilançoda gelir hanesine kaydetme umarları zuhur etmiş olabilir.

Velhasıl iktisadi sıkışıklığı yeniden emekçi sınıflara yıkan ve koyun can derdinde, kasap mal derdinde bir sürece girmiş olabiliriz.

‘İnsan Hakları Eylem Planı'nın ne getirip ne götürdüğüne, her vatandaşın yapması gerektiği gibi baktım. 9 amaç, 50 hedef, 393 faaliyet içeriyormuş. Metnin basına düşen kısmı kadarından haberdarım. Ayrıntıları izlemek sonradan olacak. Diyeceksiniz ki olumlu bir şey yok da hep eleştiri mi yapılacak. Elbette olumluluk ifadeleri de öne çıkarılabilir. Ne ki hukukçular iyi bilirler ki, eskinin yasalarında, bu eylem planına yeniden konu olan pek çok husus, şimdiki iktidar tarafından değiştirilmişti. Eskinin tıpkısına dönüş, yeni plan diye sunuluyor ise bunun adı halk arasında eşeğini kaybettikten sonra bulma sevincinden öteye ne yazık ki geçemiyor.

Bir örnek vereyim ve bitireyim. Deniliyor ki ‘suçların şahsiliği’ meselesi eylem planının hedef ya da faaliyet alanları içinde. Bu karine, uygulamada, mevzu düzenlemeler içinden ne zaman kaldırıldı ki, şimdi yeniden tesis edilecek? Prof. Dr. Ayşe Buğra’nın Osman Kavala’nın eşi olduğu için hedef alınması, daha dün denilecek yakın zamanda, ‘suçların şahsiliği’ meselesiyle karıştırılmamış mıydı?

Hani başta da vurguladım ya; sanki bu coğrafyada, ihanetin bolluğu kahramanlığın çokluğuna da bir neden. Toplumun verili düzenini akamete uğratmak, toplumsal kurtuluşa uç vermiyor, eşitlikçi, özgür yeni bir kamusal düzen tesis etmiyorsa, dokuyu isteğe göre değiştirme kahramanlıklarına hem tok olmak, hem de karşı durmak, vatandaşlık sorumluluklarından olmalıdır.

nuriabaci@gmail.com