Bilim ve iktidar ya da ne için ve kimin için bilim

Bertrand Russel'in de belirttiği gibi, bilimlerin amacı insanlığın yararına hizmet sunmaktır. Oysa sermaye sahibinin amacı ve çıkarı ise, toplumsal çıkarla çakışma değil, çatışma içindedir.

Rüştü ONUR anısına

Her yazının bir kendi hikâyesi vardır.

Gündelik yaşamın her gününün de kuşkusuz bir hikâyesi vardır.

Hayatı metafor olarak bir yola benzetirim.

Biz insanlar, adeta o yolun üstünde, hep ‘gitmelerden gelmelere’ geçen bir hareketlilik halindeyiz. Her gitme bir menzile varıp gelmeye kavuştuğunda, çevrim yeniden bir kapıya açılır ve gitmelere tekrar yürürüz. Son menzilin kapısı yoktur. Adeta maddi varlığımız, atomlarına ayrışmanın dayanılmaz özgürlüğü ile boyut değiştirir. Sonsuz özgürlüğümüzde artık bir enerji demetine dönüşerek akarız. Bu bir varsayım falan da değil; bu hadisenin gerçekliği astrofizik kanıtlarla doludur.

Bu yazı da böyle bir hikâyeye aittir. Bir farmakoloji hocası olan değerli dostum Rüştü Onur bir yıl önce 6 Ekim sonsuzluğa kavuştu. Onu, özgürlüğüne kavuşmasının ilk yılında, bir toplantı ile andık ve ben de anısına bir konuşma yaptım.

Bir bilimciyi nasıl anabiliriz? Ya özel hatıralardan bahsedilebilir. Veya bilimsel bir konferans ya da sempozyum olabilir. Yani, bilimin çerçevesinden bilimciye ithaf edilen sunumlar içerebilir.

Bu da öyle oldu. Bir konuşmacı olarak verdiğim konferansta ona ithaf edilen bir sunu yaptım.

Rüştü Onur’la kırk beş yıllık bir hukukum ve dostluğum oldu. Yani ömrümüzü, akademi denilen bir çatının altında beraber paylaştık. Aynı fakültelerde değildik ama sık bir araya geldiğimiz toplantılar, bizi buluştururdu.

Öykümüze bakılırsa bilimci ve akademisyen olarak amacımız farmakoloji alanında bilim yapmaktı. Yaptığımız veya yaptığımızı sandığımız ‘bilimin ne için ve kimin için yapıldığı’ nı sorguladığım bir konuşma ile onu andım. En azından neyi, ne yaptığımızın farkında olduğumuzu ve ömürlerin boşa geçirilmediğini ifade ederek, kişisel tarihlerimize bir şerh düşmek istedim.

Şimdi devam edelim…

BİLİM: NE İÇİN ve KİM İÇİN…

Akademide zaman zaman ve belki de haddim olmaksızın “Bilim Felsefesi” üzerine konuştuğum dersler oldu. Bilimi inşa edişin bir yolunun da felsefesine varmak olduğunu düşünenlerdenim. Yani her ikisi adeta birbirinin ayna hayali gibidir. Aynadaki hayaliniz, suret olarak gerçekliğinize tutunamıyorsa boşa düşersiniz. Boşlukta kalmamak için felsefeye de tıpkı bir filozof gibi tutunmak gerekir.

Konferanslarda kendim dâhil sorduğum ilk sade soru şu olmuştur: BİLİM NEDİR?

Genellikle bilmediklerimiz için söylediğimiz ilk sözcük “biliyorum ama tarif edemiyorum” olur. Oysa bilmiyorum demenin dayanılmaz hafifliği, belki de öğrenmenin ilk kapısını açar.

Ne çok cevabı tarifi vardır bu sorunun.

 - Bilim, nedensellik, merak ve amaç besleyen, olguları ve iddiaları deney, gözlem ve düşünce aracılığıyla sistematik bir şekilde inceleyen entelektüel ve pratik disiplinler bütünüdür.

- Bilim, Evrenin, evrendeki olguların ve olayların bir bölümünü ele alıp birtakım yöntem ve deney yolları kullanarak ve gerçeğe, gerçekliğe dayanarak birtakım yasalara ulaşan bilgi yolu, düzenli ve tutarlı bilgidir.

- Bilim, yöntemle elde edilen ve uygulamayla doğrulanan, her zaman ve her yerde geçerlik ve kesinlik nitelikleri taşıyan yöntemli ve dizgesel bilgi demetidir.

Böyle uzar gider bu tanımlar silsilesi.

Bir sadeleştirme olsun; ben şöyle tanımlıyorum:

- Bilim, yöntemli ve tekrarlanarak görünür gerçekliğe ulaşan tutarlı bilgi

Başka bir parantez açmak da gerekirse, bu tanımlar silsilesi, "ilim" meselesine izafe edilemez. Zira ilim, metafizik, ruhaniyet ve inanca ilişkinliği de içinde barındır. Maddi dünyanın bunlarla bir ilgisi yoktur.

Bilim, gerçeği anlamaya ve bulmaya yürünen bir yolsa, ikili bir kavram çiftine de değinme gerekir.

GERÇEKLİK ve HAKİKAT ÜZERİNE?

Etimolojik olarak birincisi Öz Türkçe ve hakikat ise Arapça eşdeğeri gibi gelir. Oysa öyle midir?

Sadeleştirerek bir cevap oluşturulur ise, gerçek, dış dünyada gözlemleyerek saptanan, hakikat ise içe ve bilince felsefi olarak yansıyan olarak nitelenebilir. Bugünkü bilim anlayışımıza göre, bilimsel bilgi biricik hakikat olarak görülmektedir. Oysa bu yol da hayli zorludur. İniş, çıkış, çıkmaz yolları çoktur. Bilimde her karşılaştığımız yeni ve bir den çok gerçeklikler hangi hakikate ve nasıl yansıyacaktır. Yani ‘mutlak gerçekliğe’ ve ‘gerçekliğin gerçekliğine’ varabilmek için çetin bir mücadele de sürüp gitmektedir.

BİLİMLER HANGİ BİLİMLERİ KAPSAR?

Sadeleştirerek bir ayırım yapılacak olursa, temelde empirik ve formel bilimler diye ikiye ayırmak mümkündür. Empirik olanlar iki alt alana ayrılır. İlki doğa-fen bilimleri ve ikincisi de sosyal-insan bilimlerini kapsar.  Doğa-fen bilimleri gözlemsel ve tekrarlanabilir deneyselciliği yöntem olarak kullanır. Sosyal ve insan bilimleri “yaygın tartışma” yöntemiyle yapılır. Yine ilk bilim alanında, varılan çıkarsama, bilimcinin dünya görüşü, tercihleri veya ideolojisinden bağımsızken, sosyal bilimler alanında yaygın tartışma dayanağı, bilimcinin dünya görüşü veya ideolojisine bağımlıdır. Formel olanlar, mantık, matematik, geometri, bilişim gibi alanları içerir. Yenilerde “yapay bilimler-yapay zekâ” denilen bir alan doğmakta ve gelişmektedir.

Kısacası işler bu basamakta da gerçeğin gerçekliği bakımından hayli karmaşık bir tablo arz eder.

BİR DİP NOT DAHA: BİLİMCİLİK VE AKADEMİSYEN FARKI

Yanlış bir algı olarak bilimci kimliği akademisyenliğe veya akademide istihdam edilenlere yakıştırılır.

Oysa öyle değildir!

"Bilim insanı ya da Bilimci" kavramı bir niteliği ifade etmek için kullanılır, Akademisyenlik ise bir mesleği yani işin profesyonelliği tanımlar. Bu bakımdan "bilim insanı, bilim için bilim yapan; akademisyen ise para kazanmak için akademik faaliyette bulunan kişidir" ayrımı şimdilerde kabul görmektedir.

Tabii, bilimcinin bilim için bilim yapması ne denli gerçekse…

Buradan sonra gelecek nokta bu sunun başlığı olan Bilim: Ne için ve Kimin İçin sorusuna gelir!

BAŞLIĞIN KAVRAMSAL OLARAK ÇÖZÜMÜ: BİLİM ve İKTİDAR

Bilimin “ne için ve kimin için” yapıldığı matrisi, büyük resmin yani “bilim-iktidar” meselesinin ontolojik çözümünü gerektirir.

İşe, iktidar nedir(?) çözümlemesiyle başlamak ve devam etmek gerekir.

KAVRAM OLARAK İKTİDAR SORUNSALI

‘İktidar’, sosyal bir mülkiyet biçimi olarak ‘erk’ sahipliğini içerir. Yani, etkide ya da eylemde bulunabilme olanaklarını içinde barındıran siyasi, iktisadi, askeri, eğitimsel, hukuki ve hatta ahlaki süreç ve dengeleri elde tutan gücü, yani ideolojiyi de tanımlar. Gücün temsili ya da sahibi olmak ise “mülkiyet” kavramı ile buluşur.

Siyasi İktidarın Özellikleri: İktidar, siyaseten “erk ya da güç” kavramsallaştırmasına dayandırıldığında, karşımıza çıkan kimi özellikleri de şu biçimleri almaktadır:

1. i) karar vererek, belirleyici; ii) uygulamaya sokarak, yaptırımcı; iii) alanın sınırlarını koyarak, düzenleyici; iv) kendisinin yeniden üretimin sağlayarak, süreklilik oluşturucu; v) norm koyucu olarak (hukuk) meşruiyet sahibi ve vi) toplumsal yaşamı “zor” dahil tasarımlayarak, hukuki

Siyasi iktidarın egemenlik momentleri: Bir siyasi iktidarın inşasında, iki tür egemenlik momentinden bahsedilebilir. Bunlar; Asal olarak ‘zor’ ve onun uygulayıcısı olarak ‘sınıfın varlığı ve diktatoryası’dır.

Siyasal iktidar, bu momentlere dayalı olarak toplumsal zemindeki içselleşmesini “korku, ikna, itaat ve boyun eğdirme, saygı, uzlaşma ve oydaşma” gibi araçlarla da sağlamaya çabalar.

İKTİDAR KAVRAMININ MÜLKİYET REJİMİ OLARAK ÖZELLİKLERİ

Kavramın kendisi kocaman bir sorudur ve yanıtı kolay görünse bile zordur: Soru; “Mülkiyet nedir?” Soru, hemen kapitalizmde mi, sosyalizmde mi? sorusunu da çağrıştırmaktadır. Verili sistem kapitalizm olduğuna göre kapitalist mülkiyet ve iktidar kavramları üzerinden yürümek gerekir.

Kapitalist Mülkiyet: Toplumsal evrimleşme tarihi içinde üretim ilişkileri bağlamına oturmakta olan bir kavramdır. Antagonist sınıfların varlığını içerir. Böylece kapitalist toplumda karşımıza sermaye ve emek ayırımı üzerinden iki tür mülkiyet çıkmaktadır.

Kapitalist mülkiyetin iktidar biçiminde üst yapı, siyasi iktidardır. Siyasi iktidar, sermayeyi perdeler ve sermayenin egemenliğini perçinler

BİLİMSEL ERK VE ÖZELLİKLERİ

Bilim, kavramsal ve tanımsal olarak kendi başına bir ‘erk’ bloğudur. Bilimsel erkin nasıl ve hangi özellikleri içerdiğine bakarsak şu vurgu yapılabilir: Fiziki ve doğal evrenin yapısının ve davranışlarının deney ve gözlemler aracılığıyla sistematik bir şekilde incelenmesini kapsayan entelektüel ve pratik çalışmalar bütünü ve bunun insan-toplum yaşamına uygulanış biçimlerinin tartışılması, akademide yapılır. Bu bilime, kurum olarak akademi ve araştırma merkezlerine ve bunu gerçekleştiren bilimcilere de önemli bir erk sahibi olma ayrıcalığını bahşetmektedir. Bu iş iki ana eksen üzerinden yürütülmektedir.

İlki doğa bilimleri ve uygulamalı bilimler alanıdır. İkincisi ise, sosyal bilimler alanıdır.

Doğa ve uygulamalı bilimler: Nesneldir; özünde deneycilik ve tekrar edilebilirlik içerir. Elde edilen sonucun nasıl ve kimler eliyle denetlenerek kullanılacağı ayrı bir sorunsal olmakla beraber, bulguların öznel olarak “objektiflik” içermesi açık ve nettir. Uygulama özelliği olarak doğa bilimlerinde araştırmaya konu olan değişkenlerden birisi sabit tutulup (ceteris paribus), diğer etmen ya da değişkenlerin nasıl değiştiği bir hipotez olarak “denetimli deney” biçiminde test edilebilir.

Doğa-fen bilimleri-sermaye ilişkileri: Doğa ve uygulamalı bilimler alanlarında bilgi birikimlerine dayalı yaratılan kullanım değerleri de, sermayeye daha büyük toplumsal artık değer olarak geri dönebilir. Doğa-Fen Bilimlerine, sermayenin yatırım yapma hevesi vardır. Bu anlamda sermayenin doğa ve uygulamalı fen bilimleriyle ilgili akademik etkinlikleri desteklemesi, öncelemesi ve bu alanlara yönelik iş birlik, yatırım ve/ya da denetleme hevesleri büyük ölçekte olabilir. Bu alanlardaki bilgi birikimlerine ilişkin pratik sonuçlar, toplumsal yaşam alanında sermayenin istihdam ve katma değer yaratıcısı rollerini güçlendirdiği için sermaye tarafından da kabul görebilirler.

Sosyal bilimler: Önceki bilim alanına göre durum çok daha farklıdır. Birincil neden, araştırmaya konu olan ögelerin objektif nitelikler taşımaktan uzak olmasıdır. Doğa bilimlerinde araştırmaya konu olan değişkenlerden birisi sabit tutulup diğer etmen ya da değişkenlerin nasıl değiştiği bir hipotez olarak “denetimli deney” biçiminde test edilebilirken, sosyal bilimlerde böyle bir olasılığın olmaması veya ihmal edilebilecek kadar zayıf olması, yönteminin “yaygın tartışma” özünde yapılmasını gerektirmektedir.

SİYASİ İKTİDAR İLE BİLİMSEL ERKE İLİŞKİN AYRIMLAR

Siyasi iktidar ve bilimsel erk arasındaki ayırım, “içsel ve dışsal” olmak üzere iki farklı çeper üzerinden kurgulanabilir.

İç Çeper: Bilimin kendi başına bir ‘iktidar kurumu’ olması, onun iç çeperini oluşturur. Bu çeper, ‘bilim içi kurumsallığı ve kendine iktidar sorunsalı’ nı barındırır. Yani, bilimin bilimciler tarafından yapılış biçimi ve onun kabulüne ilişkin ölçütler, bu alana özgü ilişkiler ve nesnelliklerdir.

Dış Çeper: Dış çeperde ise, bilimin bir varoluş süreci olarak kendini gerçekleştirmesine olanak sağlayan etmenlere ilişkin halkalar ve yapılar bulunmaktadır. Bu bağlamda da, bilim kurumunun karşısındaki iktidar öznesi değişmekte ve çoğul olarak bu süreci “bilim-devlet ilişkisi”; “bilim-sermaye ilişkisi” ya da “bilim-din ilişkisi” gibi çemberler belirlemektedir. İlişki bu çerçeveden ele alındığında ve ‘din meselesi’ de ayrık tutulursa, ilk iki çember yani, “bilimin devlet ve sermaye ile ilişkisi” doğrudan ‘siyasal iktidar’ kavramına ve bilimin onunla etkileşme alan ve süreçlerine oturmaktadır.

Her iki iktidar aygıtı ve erki açısından incelenmesi gereken bir diğer kavram da ideoloji meselesidir.

BİR İKTİDAR ARACI OLARAK İDEOLOJİ

Kuşkusuz, bilimin siyasal iktidarlarla olan ilişkisi, aynı zamanda bilimin ideolojilerle olan ilişkisine de kapı açar. Yalın olarak ideolojiler, varsayım ve kanaâtleri içeren düşünceler topluluğudur. Siyasi iktidarların kendini var etmesi, meşruiyetini pekiştirmesi ve kendini muktedir kılmasının da en önemli araçlarıdır. İktidar edimlerinin tümüne, veçhe (taraf, yüz) olarak bir bilimsellik yüklenmesi, ideolojinin de meşruiyetini pekiştirir. Sonuçta, ideolojik belirlenimler, bilimi bir anafora çeker ve kara delik gibi soğurur. Bilim bir yandan ideolojinin aracı olurken, bir taraftan da kendisi, kurumsal bir yapı olarak ideolojiye dönüşebilir ve sistemin mülkiyetine girer.

BİLİM-DEVLET İLİŞKİSİ

Bir hegemonya ve zor aygıtı olarak devlet, sermayenin örgütlenme biçim ve örgüsünü içerir. Devlet içi üst yapı kurumu olarak bilim ve akademi, sermayenin örgütlenme gereksinimleri ve buna içkin ihtiyaçların geliştirilmesi paralelinde ilişkiye girmektedir. Devlet kamu ve vakıf üniversitelerinin yönetsel ve finansal mekanizmalarında belirleyicidir.

BİLİM-SERMAYE İLİŞKİSİ

Her ikisi arasında “sermayenin organik bileşimi” ve değişimine dayalı olarak bir ilişki sürdürülür.

Sermayenin Bilimsel Çabalarla İlgilenmesi: İlgilenme iki grup nedene dayanır.

1. Grup Nedenler: 1.  Bilimsel bulgu ve buluşların sermaye açısından ufuk açıcı olması, 2.  Piyasayı genişletmesi ve 3.  Sermaye birikimine neden olmasıdır.

2. Grup Nedenler: 1.  Beşeri sermaye üretimine neden olması; 2.  Emeğin yeniden üretilmesi ve kalitesinin yükseltilmesi; 3.  Emek üzerindeki sömürünün arttırılması; 4.  Yeni buluşların sabit sermaye birikimine doğrudan neden olması ve 5.  Bu yollarla da üretim maliyetlerinde tasarruf sağlanıyor olmasıdır.

KAPİTALİZMİN İKTİDAR ARACI OLARAK BİLİM

Toplumsal evrimleşme tarihi, bilim ve uygarlığın gelişim tarihidir. Uygarlığa geçiş, insanlığın işbölümünü, kast ve sınıfları ve beraberinde toplumsal eşitsizliği eşzamanlı olarak yaratma tarihi olarak okunabilir. Sümer’den, Mısır’dan, Hint ve Çin’den, Antik Yunan ve Ortadoğu- Akdeniz havzasından köken alan bilim tarihi, modern anlamda ki bilimlerin kurgulanış ve yaratılmasını kapitalizmin evreleri içerisinden yazmaktadır.

Bu özellikle bir kitapta şöyle tanımlanmıştır.

Başlığı, “Bilim ve İktidar” ve yayıncı kuruluşu TÜBİTAK olan bu kitabın ilk baskısı 1997 de yapılmış.  Kitabının yazarları ‘Augusto Forti ve Federico Mayor’. Kitabın ortak yazarları,  şuna işaret etmektedirler: “Modern bilim, kurumsal olarak, sanayii devrimi ile beraber atılım ve gelişim gösterdiğinde hem kendi faaliyetini iktidara yedekleyerek, hem de onun mülkiyet kapsamına girerek, eski toplumun geleneksel değerlerinin değişimine yol açtılar…” .

Bu vurgu kapitalizmin kendine içkin dört tarihsel dönemine denk düşüyor. Modern bilimlerin kapitalist mülkiyete geçiş sürecini, uygulamada yarattığı tekniği ve teknolojisi ile beraber okumak ve “ilk kapitalist gelişme”; “manifaktür”; “sanayii devrimi aşamaları” ve “bilgi toplumu-enformatik” çağlarını da kısa vurgularla incelemeyi gerektiriyor.

İlk kapitalist gelişme evresinde, sermaye, üretim araçlarının mülkiyetini, üretici emekten koparmakla birlikte, üretimin bilgisi yani mülkiyeti, emekçide kalmıştır.

Manifaktür dönemini, üretim süreçlerinin hızını ve temposunu belirleyen iş makinelerinin ve ayrıntılı işbölümlerinin geliştiği evre olarak belirlemek gerekir. Diğer bir söyleyişle sermayenin, emek süreçlerine müdahale etmeye başladığı bir evreyi ifade etmektedir. Aynı evrede, kurumsal olarak bilim de, henüz kapitalizm tarafından yapılandırılmadan bağımsız bir gelişim evresi izlemiştir.

Kapitalizmin modern sanayi aşaması ise, ‘Fordist-Taylorist’ üretim biçiminikapsar. Emek üretkenliğini arttırma, emek süreçlerini kontrol etme ve kollekleftiştirme ve böylece yaratılan artı değer miktarını büyüterek, sermaye kârını maksimize etme çabalarının da ana momentini oluşturmuştur.

Emeğin boyunduruğa alındığı bu sürecin yaratıcıları da, kapitalizmin pratik gereksinimlerini önemle gerçekleştiren bilimciler ve mühendisler olarak belirginleşmiştir. Sonuç olarak, sanayi devrimi ve sermaye, önceki üretim süreçlerinin doğal ürünü olan bilimi, kurumlarını ve bilimcilerini finansal hegemonya altına alarak kapitalizmin mülkiyetine geçirmiştir.

Bunun bir alt veya yeni aşaması “post-fordist esnek üretim” sürecidir. Sanayi devriminin bir alt kategorisi olarak esnek üretim modellerinin giderek yaygınlık kazandığı günümüz emperyalist kapitalizminde, bilişim, iletişim, askeri ve uzay teknolojileri ile tıp ve biyoloji uygulamalarını içeren bütün bilim alanları, sisteme yedeklenmeye devam etmekte ve sosyal hegemonya da siyasal iktidarlar aracılığıyla pekişmesini sürdürmektedir.

Bilgi toplumu ve enformatik çağı ile kapitalizm bağlamında, yeni bir restoratif toplumsal biçimleniş dönemine girdiğimiz anlaşılmaktadır. Bilgi toplumu; günümüze damga vuran bilgi patlaması sonucu temel üretim faktörünün bilgi olduğu, bilginin işlenmesinde ve depolanmasında da bilgisayar ve iletişim teknolojilerini temel alan bir toplum yapısıdır.

Bu toplum yapısının özellikleri ise şöyle belirginleşmektedir: Sanayi toplumunda kullanılan egemen motto, insan ve makine gücü iken, bilgi toplumunda yerini düşünce ve akıl gücüne bırakmıştır. Haberleşme bilgisayar veya akıllı telefonların yaygın kullanımıyla hızlanmış ve daha kolay hale gelmiştir. Tüm dünyada üretilmekte olan bilgiye, daha hızlı erişebilmek için bilgi ağları ve veri tabanları (big-data) oluşturulmuştur. Eğitim hibrit olarak (yüz yüze ve onlayn) sürekli hale gelmiş ve bireyselliği sağlanmıştır. Bilgi yoğun bir şekilde kullanılmakta, üretilmekte ve bu bilgilerin aktarımı sağlanmaktadır. Sürekli yeni bilgilerin üretilmesine bağlı olarak hem nitelikli hem de abur-cubur yayınların üretilmesi de mümkün hale gelmiştir.

“BİLİMLER, NEYE, KİME HİZMET EDER?”

Bilim ve İktidar arasındaki ilişki ve etkileşmesinin deşifre edilmesiyle “Bilimler, neye ve kime hizmet eder” matrisinin çözümlenmesinde de bir sona gelmiş olduk. Ortaya çıkan sonuç iki ana başlıkta şöyle özetlenebilir.

İlki şudur: Siyasi iktidarlar, bilimi metalaştıran kapitalizmin gereklerine uygun ve sermaye sınıfının çıkarları bağlamından, bilimin ve bütün aygıtlarının piyasalaştırılmasını tahkim etmek istiyor. Bunun içinde çeşitli vesayet uygulamalarını dayatıyor.

Bilimsel bilgi üretiminin ‘teknoloji’ kuruculuğuna indirgenmesi, piyasa değeri olmayan ve doğrudan sermaye birikimine yönlendirilemeyen bilimsel bilginin değersizlikle nitelenmesi bu vesayet politikaları arasında öncelikli örnekleri var ediyor. Bu politikalarının görünür yüzünü de YÖK, TÜBİTAK-TÜBA gibi kurum oluşturuyor.

İkinci olarak da yine siyasi iktidarlar genelde burjuvazi adına “bilimi” gerektiği oranda siyasi meşruiyetinin aracı kılmak istiyor. Yani siyasi iktidarın, bilimi ve kurumlarını, sermayenin hegemonik sınıf çıkarlarına kazanma iradesinde işlevsel ve birincil bir role sahip olduğu görülüyor.

Bertrand Russel'in de belirttiği gibi, bilimlerin amacı insanlığın yararına hizmet sunmaktır. Oysa sermaye sahibinin amacı ve çıkarı ise, toplumsal çıkarla çakışma değil, çatışma içindedir.

SONUÇ YERİNE

1. Bilimlerin temel görevi, doğanın ve/veya sistemin işleyişini kolaylaştırmak ve meşrulaştırmak değildir.

2. Bilimlerin rolü, en azından, doğa veya sosyal olaylarda ilişkilerin ve değişimin işleyiş dinamiklerini açığa çıkarmaktır.

3. Bundan da öte, bilimlerin amacı, doğa koşullarını ve sosyal işleyişi, olasılıklar çerçevesinde, bireylerin ve toplumun çıkarları doğrultusunda değiştirmektir. Yani, bilimlerin amacı insanlığın yararına hizmet sunmaktır.

4. Bilimci, insanlığı önceleyen ve onun adına yarar sağlayacak bir toplumsal düzenin kurucu ögesi bağlamında ve emekçi bileşenlerinden birisi olarak, bilimi üretmek ve kullanımını da denetlemek durumundadır.

Umalım ki böyle olsun. Yoksa, üniversiteler üzerinden ölü toprağının kaldırılma mücadelesine devam…

nuriabaci@gmail.com