Aşı, patent ve 14 Mayıs

İki gün önce, gündem, aşıda patent meselesi ile çalkalanıyordu. Son iki gündür ise, İsrail’de olup bitenlerle, Filistin’in çektiği çile başa oturuyor veya Türkiye, bu sorunu, BM’de görüşülmesi gereken uluslararası bir konu haline getirmeye çalışıyor.

Bu baskın başlıklar da haliyle, Kıbrıs tefrika yazıma, bu hafta bir daha ara vermeyi gerektiriyor.

Aşı ve patent işine dalmadan, hemen ve kısaca önce 14 Mayıs’a değinmeliyim.

14 MAYIS

Takvimde kimi tarihler vardır ki, toplumun bütünü için olmasa bile, bir kesimi için anlam içerebilir. 14 Mayıs’ta bir meslek günü olarak, eczacılar açısından böylesi bir öneme sahiptir.

14 Mayıs, eczacılık açısından, Osmanlıdan günümüze uzanan bir gün. Bu coğrafyada,  eczacılık öğretimi, 14 Mayıs 1839 tarihinde, Sultan II. Mahmut tarafından Galatasaray’da tesis edilen Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane (Askeri Tıp Mektebi) bünyesinde açılan “Eczacı Sınıfı” ile başlamıştır. Hikâyesi uzun ve ironiktir. Meraklıları, memleketin ilk eczacılık mektebinin tarihçesini, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesinin internet sayfasından okuyabilir. Bu anlamda 14 Mayıs, Türkiye’de akademik eczacılık eğitiminin başlangıcı olan gündür ve bu yıldönümü de şimdi 182’cisine denk düşmektedir.

II. Mahmut, Osmanlı padişahları içinde reformist bir yönetici olarak temayüz etmiştir. Günümüze uzanan ve üniversite eğitimin başlangıcını oluşturan pek çok yüksekokul, onun döneminde açılmıştır.

Eczacı düne kadar, mahallemizin esnafı arasında kendine yer bulan, derdimize ortak, yol gösterici ‘bir bilen’ konumundaydı. Eczane de halk arasında, genel kanı olarak, ilaç ticaretinin yapıldığı bir müessese olarak algılanırdı. Mesleğe girişimin 51. yılıdır. Halen ciddi eğitimli insanların içinde dahi ‘raftan al ver’ diye nitelendiğini çok dinledim. Hatta tacir gibi görüldüğüne tanıklığım daha da derindir. Zira merdiven altı, tezgâh altı, alavere dalavere çevrildiğini söyleyeni de ne çok olmuştur. Paragözlülükle ne çok suçlayanı çıkmıştır. Eczacının ve eczanenin darp edilmesi, adi basın haberleri arasında yer almıştır. Öldürülen pek çok meslektaşım olmuştur. Devletin, sağlık hizmetleri tahsildarlığını da üzerine yüklediği eczane eczacılığı, devlet adına tahsilat yaptığı bilenmeden, yukarıda söylediğim üzere paragöz çıkarcılıkla hep suçlana gelmiştir. İşin aslı astarı kuşkusuz böyle değildir. Ne çare ki, eczacının toplumsal düzeyde mobbinge (psikolojik taciz) uğratılmasına, devlet de adeta çanak açtığından, sosyal statüsü, varlığı ve mesleki önemi depremlerden kurtulamamıştır.

Diyeceğim şudur: Pandemi gelince ve karşılıksız 24 saat sağlık hizmeti gereksinimi de galebe çalınca, halkın kapısını ilk açık gördüğü sağlık merkezi, yine eczane ve başındaki eczacısı olmuştur.

Eğitimi, bir bunu alanı bezdirir; zira çok ter dökmesini gerektirir. Eczacılık çok itilip, kakılmasına karşın, bir uzmanlık alanı olarak ve bir yandan da sağlık ve ilaç meselesinde, halkın ilk müracaat basamağı ve dert ortağı olarak, hep umut kapısı işlevini kesintisiz sürdürür gider. Yine de eczacıların ne yaptığı takdir edilmeden; eczacılar da bir takdir ve teşekkür beklemeden, o akademik eğitime başlamanın her yıldönümünde yeni sorunlarla bütünleşerek, bir sabır taşına dönüşüp giderler.

İlaç, hastanın sağlığını tekrar kazanması için onsuz olunamayacak bir üründür. İlaca ulaşabilmenin de yegâne yolu, eczanenin varlığından, bulunabilmesinden geçer. İlacın reçeteye uygun kullanılabilmesinin biricik yolu ise, ilaç bilgisinin eczacı tarafından doğru verileceği o toplum eczanelerinden geçer. Şifa umudu olan ilaçlar, maksada uygun kullanılmazsa zehirdir, öldürür. O nedenle, eczacılık canımızı emanet ettiğimiz bir alan ve sağlık hizmetinin de en önemli parçalarından birisidir. Ama bu sağlık emekçilerini örseler dururuz; hor görürüz. Eczaneye girdiğimizde, bize yardımcı olacak bir sağlık müessesine değil de sanki orada, herhangi bir mal satın alacak müşteri yerine koyarız kendimizi çoğu kez. Oysa güler yüzünü eksik etmemeye çabalayan eczacıyı neredeyse görmeyiz bile. Ona ne çok ihtiyacımız olduğunu, kendi şifa arayışı derdimizdeyken, hiç farkına varmadığımız gündelik sıradan bir olay gibi yaşar gideriz. Öyle ya parasını veriyoruz işte, eczacı da nasılsa bir satış elemanı. Aklına geleni söyle gitsin…

Toplumsal aymazlıklarımız, dayanışmadan ziyade anlık isteklerimizin karşılanıp, karşılanamadığıyla denenir çoğu kez. Hekim dövmek, darp etmek, hatta evden kasatura alıp, hekimin yanına onu kesmek üzere geri dönmek, olağan bir gündelik hayat akışına yelken açmıştır. Manzara böyle olunca, eczacının bundan nasibini katmerli biçimde alıyor olması, çok da hayret verici değildir.

Velhasıl pandemi gelmiştir ve öyle bir hayat dayatmıştır ki hekimi, eczacısı, hemşiresi ve bil cümlesiyle, bu fedakâr emekçilerin toplumsal rolleri, iyice ön plana çıkmıştır. Hastalıktan ölen vatandaşların yanı sıra, onların tedavisi için kendi canı pahasına ne çok sağlıkçı kaybettik şu bitmek bilmez pandemi sürecinde. Onları 14 Martta Hekimler gününde andık. 12 Mayıs Hemşireler gününde, bir defa daha hatırladık. 14 Mayıs Eczacılar gününde de gazamızı kendi kendimize bir defa daha mübarek ediyoruz. Ama toplum olarak bunların ayırdında mıyız; işte orası bir soru işareti.

Ayrıntısı buraya sığmayan bu hatırlamayı ben sözcüklere dökmüş olayım. Kaybettiğimiz bütün sağlık emekçilerini ve eczacıları, bu vesile ile bir daha anayım…

AŞI VE PATENT

Birkaç gün eskiye gidelim ve gazete başlıklarını bir hatırlayalım. ABD’nin yeni başkanı Biden, dünya halklarının pandemiye karşı aşıya ulaşabilmesi için, aşıda patentin kaldırılmasının hayırlı olacağından bahsetti. Rusya lideri Putin, Biden’ı destekler başka açıklama yaptı. Çin, biz zaten yapıyoruz dedi. DSÖ-WHO başkanı da bunu sevinçle karşıladı. Alman şansölyesi olur mu öyle şey babında geveledi. Fransa’nın bir aşısı henüz olmamakla beraber Macron da şansölyeye katıldı. İngilizler ise sessiz ve bekle gör pozisyonunda.

Tuhaf bir manzara!  Bayram seyran olmayan bir zamanda, bu enişte öpücüğünün nereden çıktığı hiç anlaşılamadı ve insanın aklına, başlarına bir şey mi düştü diye sorası geliyor. Kuşkusuz taş, maş düşmüş değil.

Ne ki, pandemi efendi dünyayı gerçekten çaresiz bıraktı. Dünya nüfusu için gerçekçi bir aşılama olmaz ise, bu illetten kurtulacağımız yok. Yani dünya bir ‘sürü’ ve bu işin bitmesi için, tüm insanlığın bağışıklığının sağlanması için, sadece zengin ülkelerin kendi halklarını aşılaması yetmiyor. En basit sağlık hizmetlerini yeterli düzeylerde sağlayamayan ülkelere, yeterli aşı dağıtımı yapılamazsa, bu işin önünün alınacağı da yok.

Hepsi iyi güzel de işin dayandığı yer, nereye kapı açıyor? Yani o ülkelere, yoksa bu ürünler bedava mı verilecek. İşte kapitalizmin açmazı da tam bu noktada başlıyor.

Şu sıralar, üretim tekniğinin ve özelliklerinin birbirinden farklı olduğu 9 kalem aşı var ve bunlar üretim tesisleri olan memleketlerde üretiliyor. Kısaca, ortada aşı dediğimiz bir mal var. Ama bu mal ne ve sahibi kim? Bunun cevabı patenttir.

Patent, bir buluşun veya faydalı bir yöntemin, belgelenmesi ve korunması işlemidir. İşte bir ilaç türü olarak aşıların buluşunu ve aidiyetini (imtiyaz sahibinin kim olduğunu) tescilleyen resmi belge, kısaca patent diye andığımız bir ‘mülkiyet rejiminin’ adıdır. Bu tescilli mülkiyet belgesi, sahibine, kuşkusuz üretiminden, dağıtımına değin bir yığın imtiyazı tanıyor ve koruma hakkı veriyor. Yani canımız isteyip te hani bunu ben de üreteyim falan diyemeyeceğiniz hukuki düzenlemelerle, aşıların formülünden, üretim tekniklerine, dağıtımından, fiyatlandırılmasına, sahibine ayrıcalıklar tanınıyor ve sahibi elde ettiği imtiyazlar bakımından da korunuyor. Dayandığı uluslararası mevzuat da Dünya Ticaret Örgütüne (WTO) ait olan TRIPS sözleşmesidir.

Bütün mal ve ürünlerin üretiminde olduğu gibi, aşılarda da bir keşif, formülasyon ve sonrasında üretim maliyeti var. Yani aşı işi, hadi bir aşı da biz keşfedelim denecek kadar basit bir iş değil. Çok karmaşık yönleri var. Herhangi tür bir aşının Covid-19’a etkili olup olmadığı, bunun hastada güvenliliğinin bulunup bulunmadığı, esasen uzun zamanlara yayılmış klinik araştırmaların konusu. Oysa milyonların telef olduğu bir süreçte, aşı keşfi yapan ülkeler, bunların ruhsatlandırılmasını da zorunlu olarak kısalttı. Sonuç olarak, yeni bir aşı keşfedip, bunu tedaviye sokmanın maliyeti çok büyük meblağlara denk düşüyor.

Firmalar, bütün ilaç araştırma ve geliştirme işinde olduğu gibi, aşıda da ruhsatlandırıldıktan sonra üretim maliyetlerini satış fiyatı üzerine bindirirler. İmtiyazlarını patent mekanizmaları ile korurlar ve satış kârlılığını olanaklı kılacak fiyatları da belirlerler. Yani insanlık namına yapılan harcamalar, insanlığa, ederini ödeyeceği ve firmalarında bundan büyük kârlar sağlayacağı bir satış-dağıtım sürecine dönüşür. Sözgelimi, Biontech-Pfizer aşısından, konsorsiyumun elde ettiği gelir, kendi açıklamalarına göre, şimdiye değin 26 milyar dolar olmuştur. Daha öncede yazmıştım, bir ünitesi 39 dolar olan bu cankurtaranın, bahsi diğer, yani perde gerisindeki hikâyesi, yukarıdan beri anlatmaya çalıştıklarıma dayanmaktadır.

Biden’da esasen ABD müesses nizamının bunu kolayca kabul etmeyeceğini biliyor. Müesses nizamı, daha önceki başka yazılarda kısmen tarif etmiştim.  ABD’de ki holding ve kartellerin başında ‘Askeri ve Uzay sanayi’ gelir. Sonra petrol ve onu takiben de ilaç sanayi ilk üç sırayı alır. Biden, müesses nizamın siyaseten temsilcisi olmakla beraber, sanayi ve finans oligarşisi ile zaman zaman ters düşebilecek bazı tasarrufların sahibi de olabiliyor. Trump’ın pandemi mücadelesindeki başarısızlık ve fütursuzluğuna karşın, Biden’ın ilk siyasi girişimi, Obama’dan tevarüs eden ‘sağlık reform planlaması’ oldu. İlk yüz günlük iç siyaset mücadele açılımını da pandemiyi kontrol edilebilir düzeye çekmek ve ABD’de kamusal fonlar aracılığı ile aşılamayı sağlamaktı. Gelen haberlere bakılırsa, bir başarı oranı da yakaladı. Ancak kamusal fonların işletilmesinde, kamu maliyesinden şirketlere aktarılan meblağların büyüklüğü ve sadece ABD’de yapılan aşılamanın dünyada tesis edilemeyen bir bağışıklık düzeyi ile akamete uğrama riski, Biden’ı yeni bir çare arayışına itmiş görünüyor.

Şimdi aşılara verilmiş olan patent imtiyazının, en azından geçici süre de olsa kaldırılması isteği, işte buna dayalıdır. Biden’ın popülist bir politika gütmesinde neden olan husus da insani olmaktan çok, pandeminin sadece ABD’de değil, bütün dünyada giderilmesi zorunluluğuna dayanmaktadır.

Kuşkusuz bu zorla sağlanacak bir iş değil. Küçük bir fikir olması bakımından üç tip patent olduğunu söylemeliyim. Bunlar: Yöntem ve ürün patenti ile zorunlu lisanstır. Aşıların başka ülkelerde üretilmesi ve dağıtımının yapılması, hem yönteminin bilinmesini ve hem de ürünün uygun tesislerde yönteme uygun üretilmesini gerektirmektedir. Zorunlu lisans ise kamu yararı durumunda devletin öngörebileceği bir patentleme sürecidir.  Zorunlu lisans, patent hakkı sahibini kısıtlayıcı niteliktedir. Zorunlu lisansta, patent hakkı sahibinin isteği dışında, buluşun belli bir süre kullanılmaması söz konusudur. Yani olağanüstü koşullarda patent hakkı sahibinin izni aranmaksızın, zorunlu lisans verilerek, üçüncü kişilerin patent hakkının korunması ve kapsamına giren ürünleri üretmesi de sağlanabilir.

Oysa ABD siyaseten, devletlere patent imtiyazının kontrol edilmesini sağlayacak ve kamu yararı nedeniyle ‘Zorunlu Lisans’ tercihini gündeme taşıma noktasında değildir. Ayrıca TRIPS anlaşmasının başka ilgili hükümleri de ancak şirketlerin rızası çerçevesinde, aşıya ilişkin ‘Know-How-Süreç bilgisi’ imtiyazının verilip, verilmeyeceğini düzenleyen hükümlerle de teçhiz edilmiştir.  

Biden hem bir arayış içinde ve hem de sorumluluğunu insani bir yüz ifadesi de takınarak ilaç firmalarıyla paylaşma çabasında. Olmazsa, ben istedim ama firmalar karşı çıktı avantajına da sahip olmayı düşünüyor olabilir.

Aşının zorunlu lisansla, başka ülkelerde üretilmesine karşı çıkan firmaların nedenleri arasında, yönteme uygun üretilemeyeceği ve güvenliliğinin de sağlanamayacağı hususları öne sürülüyor. Bu sütre gerisine yatarak, işi zamana yaymak olarak okunabilir. Zira muazzam kârların elde edilebildiği süreçte, bunlardan mahrum kalınabilecek bir kamusal tasarruf, her halde firmaların işine gelmiyor olmalıdır.

Ne ki pandeminin şakası yok. Söz gelimi Hindistan mutantı, daha büyük insan telefatına neden olarak hızla dünyaya yayılıyor. Pandemi kapanmaları, ülkelerin ekonomisini altüst ediyor. İşsizlik ülkelerde çığ gibi büyüyor. Dünya 1929 Büyük Buhranından sonra daha büyük bir durgunluk ve ekonomik krize yuvarlanır durumda.

Ne olup bittiğini izlemeye devam edeceğiz.

Virüs kapitalizmi terbiye edebilecek mi?

Maceranın en nefes kesen faslında, bakalım nasıl bir final gelecek.

nuriabaci@gmail.co