Adalar denizinde durum ya da bir gece ansızın gelmek…

Adeta gündelik hava raporu gibi, Yunanistan sözcüleri her gün Türkiye’nin kendi FIR hattını veya hava sahasını ihlal ettiğini ifade etmektedir. Oysa bu da demokrasi ve medeniyet banisi olarak kendilerini taktim eden Yunan siyasetçilerinin bir aldatmacasıdır.

Geçen haftaki yazının sonlarında, şöyle bir saptamada bulunmuştum:

Düne kadar, çeşitli coğrafyalarda ‘vekâlet örgütlerle’ yürütülen sürekli savaş konjonktürü, paradigmal bir değişimle, artık ‘vekâlet devletler’ aracılığıyla sürdürülen bir savaş sahası yaratılmasına dönüşmüş bulunuyor.”

Vekâlet devletler örneğine de üç örnek vermiştim. Ukrayna-Rusya; Tayvan-Çin ve Yunanistan-Türkiye.

Ukrayna-Rusya savaşının hangi koşullarda nereden nereye evrildiğini seyrediyoruz ve nedeninin büyük ölçüde neler olduğunun da ayırdına her geçen gün daha çok vakıf oluyoruz.

Tayvan-Çin krizinde henüz savaş çıkmamışsa bile, nasıl bir barut fıçısı olduğunu, sürece katılan aktörler vasıtasıyla gözlemler vaziyetindeyiz.

Bir diğer sorunlu coğrafya ise, birbirine sınırdaş, komşu iki devlet; yani Yunanistan-Türkiye.

Yunanistan bir NATO ve AB ülkesidir. Türkiye ise, NATO ülkesi ve AB adayıdır. Bu üyelikler belli bir hukuk müktesebatı ile birbirine bağlılık ve bağımlılık içeriyor. Söz gelimi, NATO antlaşmasının 5. Maddesi, üye ülkelerden birisine yapılan bir saldırının, tüm NATO ülkelerine yapılmış olacağını varsayıyor ve bütün ülkeler, saldıra yapana karşı, bunu ortaklaşa yürütülecek bir savaş durumu olarak kabul ediyor.

Oysa Yunanistan ve Türkiye arasındaki ilişkiler neredeyse her gün bir savaş koptu kopacak görüntüsünde.

‘Vekâlet devletler’ aracılığıyla sürdürülen savaşların ya da çıkacak savaş senaryolarının ardında ise, kapitalist emperyalizm tarihinin siyasi baş aktörü ABD ve ona yataklık yapan ikincil taşeron da AB bulunuyor.

Savaşlarda vekâlet devlet statüsünün temel nedenleri

ABD için hegemonik güç olma mücadelesinde baş düşman aktörler Rusya ve Çin’dir. Buna İran’da katılabilir.

Kısaca Rusya’ya bakalım: Bir zamanların iki kutuplu dünyasında Rusya, Sovyetler Birliği olarak ABD’nin karşısındaydı. Rusya, 1990’larda Sovyetlerin çözülüşünden sonraki çalkantılı dönemini şimdilerde büyük ölçüde aşmış durumda. Eski coğrafyasında ortaya çıkan bağımsız devletlerin önemli bir kısmını da ‘Bağımsız Devletler Topluluğu’ olarak siyasi, askeri ve ekonomik olarak yeniden konsolide etmiş durumda. Bunun yanı sıra, Suriye iç savaşı ile beraber sıcak denizlere, yani Akdeniz’e inerek ABD ile beraber ikinci oyun kurucu güç ve ona rakip olma büyüklüğüne de yeniden erişmiş durumda.

Rusya’nın ekonomik olarak en önemli ihracat ürünlerinin başında hidrokarbon enerji kaynakları gelir. Ayrıca büyük bir tahıl üreticisi olma özelliği de buna eklenebilir. Neredeyse Avrupa’nın doğal gaz ihtiyacı Kuzey doğal gaz hattından sağlanır durumunda. Büyük bir silah üreticisi ve ihracatçısı olarak da bütün zamanlarda ABD’nin rakibi olma konumunu koruyor. Ve belki de en önemlisi dünyanın birkaç sayılı nükleer gücünden birisi.

ABD’nin çıkarları açısından da gelişmesi durdurulması gereken ve müşterek coğrafyalarda ABD rakibi olmaktan düşürülmesi gereken bir devlet olarak şimdilerde bir vekâlet devlet savaşı ile yani Ukrayna savaşıyla kontrol altına alınmaya çalışılıyor.

ABD için rakip olan ikinci devlet ise, 2030’lar da siyasi, askeri ve ekonomik olarak birinci hegemon devlet statüsüne yükselmesi beklenen Çin.

Çin’in bugün için ulaştığı siyasi, iktisadi ve askeri gelişmişlik düzeyi, ABD’nin Doğu ve Güney Doğu Asya’daki emperyal çıkarları için en büyük tehdit. Zira Çin, büyük Kuşak-Yol projesinin sahibi.

Bir Kuşak, Bir Yol ya da Kuşak-Yol Projesi ki, İngilizce kaynaklarda “One Belt- One Road (OBOR) veya Belt and Road Initiative (BRI) olarak anılıyor. İlk olarak, Çin devlet başkanı Şi Cinping’in 2013 yılı sonunda, Orta ve Güney Asya ülkelerine gerçekleştirdiği bir dizi ziyaret sırasında duyuruluyor. İtalya’nın da işbirliği ile 2049 yılında bitirilmesi planlanıyor. Proje bir ‘Çin-Roma Medeniyeti Birliği’ olarak da yorumlanan “çağdaş ipek yolunu” ifade ediyor. Bu yol Çin’den Roma’ya kadar uzanırken, Orta Asya’nın yeni bağımsız devletleri konumuna geçen Türkik Devletler sıralamasının içinden geçerek Orta Asya ve Doğu Akdeniz’e ulaşıyor ve Roma’ya varan yolda Afrika kıtası içlerine nüfuz ederek Batı Akdeniz üzerinden menzile varıyor.

Siyaseten bu ticaret yolu, dünyanın en zengin doğal kaynaklar havzasını kat ediyor ve yolun sahibini de doğal olarak dünyanın birinci hegemon devleti haline getiriyor. Çin’in potansiyel olarak sahip olacağı bu konum da doğal olarak ABD hegemonyasının bir sonu olma durumuna geliyor. Gelişmenin durdurulması için, Çin’in kapasitelerinin bitirilmesini sağlayabilecek bir siyasi ve konjonktürel olarak savaş meşguliyetini gerektiriyor.

ABD için aparitçik devleti eski Formoza adası. Yani yeni adıyla Tayvan devleti.  Bu Tayvan, Çin devrimi sırasında Mao’ya karşı savaşan Çan Kay Şek’in kaçarak ‘Milliyetçi Çin’ adıyla kendisine yeni bir coğrafya yarattığı Tayvan’dır. Doğal olarak da Çin, bu toprakları kendisinin doğal uzantısı olarak tanımaktadır. Hatta 1971’e kadar BM alınmamasını da göze alarak ve 1971’de sonra BM Güvenlik Konseyi’nin 5 ülkesinden birisi olarak geri dönüşüne kadar, bunun mücadelesini de vermiştir. Yapılan uluslararası anlaşmalarla, Tayvan’ın BM üyesi olarak kabul edilmemesi koşulu ile…

İşte ABD’de şimdi bu senaryoya oynuyor ve bir savaş kışkırtıcılığı ile Tayvan’a örtülü diplomatik tanınırlık ile kimlik kazandırma tehdidi kartını kullanıyor. Sonuçta, ne yapmak istiyor? Rusya’yı Ukrayna’da kışkırttığı gibi, Çin’de Tayvan’a müdahale ederse, Çin ekonomisini dağıtacak bir ambargolar zinciri ile tarumar etmek ve böylece OBOR’u bitirmek.

Sonra geliyoruz şu soruya! Öyleyse Yunanistan-Türkiye meselesi nereye oturmakta?

Ama önce şöyle bir noktaya bakmak gerekir.

Yunanistan ABD işgalinde mi?

Nereden çıktığı bu diye, elbette kendimize soru soracak değiliz!

Tartışma programlarında, her akşam harita başında ABD’nin nereye, nasıl konuşlandığını izliyoruz. NATO’nun doğu sınırının da artık Türkiye’den geçmediğini, ABD’nin Yunanistan’a yaptığı yeni askeri yığınaklarından anlıyoruz.

Önce bu yığınağın ne olduğuna bakalım.

Yeni ve kalıcı Amerikan üsleri:   

Dedeağaç Üssü: Alexandrdapouli

Sedes Hava Üssü: Selanik

Aus Hava Üssü: Larissa

Fob Aktio Hava Üssü: Preveza

Araksos Hava Üssü: Araksos

Pire Deniz Üssü: Atina

Souda Deniz Üssü: Girit

Geçici ( geçiciliği kendinden menkûl) ABD üsleri:

İskiri Erken uyarı üssü: İskiri

Salamis Deniz Üssü: Siros

Kastelli Hava Üssü: Kastelli

Kalamata Deniz Üssü: Kalamata

Andravida Hava Üssü: Andravida

Bunun yanı sıra inşaat halinde olan ABD yatırımları ise şunlar:

Türkiye sınırına çelik duvar: Yapılan 40 km; planlanan 120 km.

Türkiye sınırında tanksavar hendeği: Uzunluk 135 km; genişlik 32 metre; derinlik 7 metre

Bunların tümü Yunanistan toprakları ve karasuları üstünde inşa edilmiş vaziyette.

İçindeki askeri platformlar, uçak, gemi, roket, tank ve radar gibi vasıtalar ve bunları sevk ve idare edecek ve muharip olarak da kullanılacak askeri personeli, buraların mevcut istatistikleri olarak ifade etmeden geçiyorum.

ABD şimdiye değin, dünyadaki her hegemonluk alanında kendi envanteri olarak getirdiği bütün askeri platformları, bir gün geri dönüş olursa da getirdiği topraklarda bırakma strateji izliyor. Bu Irak’ta böyle oldu. Bu Afganistan’da böyle oldu. Askeri stratejistler bu sefer de durumun bu olduğuna işaret ediyor.

Bunlar, Yunanistan’da bulunan NATO üslerinden ayrı olan üsler ve ABD’nin yığdığı bu gücü, Yunanistan’ın buralardan bir daha çıkarma gücü de bulunmuyor.

Buna tahkimat olarak Yunanistan, tıpkı Fransa’yla da yaptığı özel bir ikili antlaşmayı daha ABD ile imzalıyor. Buna göre, ABD ve Yunanistan’ın herhangi birine bir saldırı olursa, bu diğerine yapılmış sayılma garantisi de taşıyor.

İşin acayipliği şu ki, gerek Fransa gerekse ABD ve Yunanistan, NATO ittifakı içinde NATO antlaşması 5. Maddeye göre zaten benzer bir hükümle birbirlerine bağlıyken, şimdi buna devletlerarası ikili antlaşma süsü verilmeye çalışılıyor.

Yunanistan Komünist Partisi ve Çipras’ın partisi bunlara karşı çıkıp, Yunan Meclisinde antlaşmalara ret oyu veriyor ve Yunanistan’ın işgal edildiğini beyan ediyorlar.

Böylece, benim yorum yapmama da gerek kalmıyor.

Öyleyse Türkiye etrafındaki yığınak ne?

Türkiye doğal olarak, adeta Yunanistan işgali görüntüsünü veren bu ABD yığınanının neye ve kime karşı olduğunu sorguluyor.

Cevap kuşkusuz Yunanistan’dan gelmiyor. ABD baş patron olarak bazı resmi sözcüleri veya gayri resmî yetkilileri aracılığıyla birşeyler söylüyor.

Söylemin ana bel kemiğini, bunun Rusya’ya karşı olduğu ifadesi oluşturuyor. Ne ki, bu inandırıcılığı sıfır mertebesinde olan bir söylemdir. Zira var olan askeri platformların hiç birisi, balistik füzeler hariç, Rusya’da herhangi bir menzile ulaşabilme kapasitesinde değil. Tabii balistik füze atılırsa bu da topyekûn yeni bir Dünya Savaşının kendisi olacaktır. Ayrıca eğer böyle bir yığınağa ihtiyaç var ise, Türkiye’nin coğrafi konumu her türlü askeri stratejik önceliği taşırken, Yunanistan’ın bu konumda sayılmamasını gerektiriyor. Ayrıca, yine askeri olarak bir kontrol mekanizması için ABD’nin elinin altında ve Rusya’nın dibi olacak menzillerde NATO üyeleri olarak Orta Avrupa’da Polonya ile Karadeniz kıyılarında Romanya ve Bulgaristan var. Yani yatırım yapması gereken coğrafyalar belliyken, Türkiye’yi askeri olarak kontrol edecek menzillerde, Yunanistan’a verilmekte olan bu destek niye ve neden sorusuna bu edebiyat bir yanıt olamıyor.

Girit’teki Souda deniz üssünün bir açıklaması olabilir. Zira ada adeta bir uçak gemisi hüviyetinde. ABD’nin elinde bir kısmı nükleer güçle çalışan 11 adet uçak gemisi var. Bunlardan iki tanesi ABD deniz üslerinde bağlı ve yerel bir savunma için tutuluyor. Atlantik filosu ve önemli bir kısmı Akdenizde olan 6. Filo ise, toplam 9 gemi ile dünya jandarmalığında ABD çıkarlarının bayrağını taşıyorlar. Tayvan-Çin krizi ile de her iki filo büyük ölçüde Çin ve Tayvan etrafındaki karasularda bayrak gösteriyorlar. Yani Girit bu anlamda karasal bir uçak gemisi rolünü sırtında taşıyabilir. Bu arada, yine de bir ABD uçak gemisinin Girit üssünde konuşlandırıldığını unutmayalım. O zaman diğerleri ne ve kime karşı?

Türkiye düne kadar, mektep kitaplarına ve birçok NATO belgesine girmiş bir ifade ile anılıyordu. O da “sadık müttefik” sanı ile. Şimdiler de ise, NATO ittifakının, kontrol altına alınması gereken ve ne yapacağı kestirilemeyen ülkesi olarak deklare ediliyor.

Neden, ne yapacağı belli olmayan ülke sorusuna ABD’ce düşülmüş birçok şerh olabilir.

Büyük resme bakıldığında, Türkiye şimdilerde, kendi çıkarlarına uygun, NATO dışı bağımsız dış politikalar izlemimi veren bir görüntüde. Ya da Türkiye’nin şu sıralarda NATO’da bulunması nedeni muhtemelen kendisini bir NATO müdahalesinden korunma güdüsü de olabilir.

ABD’nin düşman saydığı Rusya ile NATO tarihinde görülmemiş bir Türk-Rus askeri ve ekonomik ilişkiler manzumesi kurulmuş vaziyette. Bu ilişkiler düz bir hat üzerinde kuşkusuz seyretmiyor. Ne ki, her türlü dalgalanmalardan veya karşıtlıklardan sonra, yine ve yeniden bir anlaşma mantığına ulaşabiliyor. Kısacası dostluk falan değil ama uluslararası ilişkilerin temel mantığı olan karşılıklı çıkar uyuşması.

Türkiye kendi güney sınırlarında Irak ve Suriye meseleleri ile uğraşıyor. Buralarda, zaman zaman gerek Rusya ve gerekse ABD ile çatışsa bile, yeni görüntüsü yok sayılamayacak ve sonunda oyun kurucu bir ülke. Ya da diğerlerinin bölgesel çıkarlarını bozucu bir aktör kimliğine de kavuşmuş vaziyette. Azerbaycan-Karadağ’da Rusya’nın Kafkasya egemenlik siyasetindeki arka bahçede, birden baş belirleyici role bürünmüş durumda. Hatta bu rol Çin’in ve Rusya’nın sahibi olacağı kuşak-yol projesinin birden ortağı pozisyonuna dönüşmüş vaziyette. Buralarda sıralanmış Türkik devletler hattında, Türkiye girişimiyle ete kemiğe büründürülme sonuna hızla yürüyen ‘Türk Keneşi’ veya ‘Türk Devletler Topluluğu’, Çin ve Rusya’nın doğrudan kontrolünün yanı sıra Türkiye’nin de üçüncü ortak olarak mevcudiyetini tanımlıyor. Elbette, Çin ve Rusya bundan memnun değil Ama bundan bağımsız olarak, bunun siyasal bir reel politik sonucu olduğunu çıkarabiliyorlar. Bunu ABD ve AB açısından da yorumlayacak olursak, Atlantik ittifakına alternatif yeni bir Avrasya seçeneğinin doğum izleri olarak görmek mümkün. Türkiye, Libya ile 2019 da yapılan münhasır ekonomik bölge anlaşması ile Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon yataklarının sahipliğinde belirleyici bir rolü eline almış durumda. Mavi Vatan tanımlanmasının ardındaki en önemli siyasal açılımlardan birisi de bu. Yine Türkiye, Balkanlar da ve özellikle Batı Balkan ülkelerinde adeta yeniden bir nüfuz alanı inşa eder vaziyette. Afrika’da kurulan ticari, siyasi ve askeri ilişkiler, özellikle Fransa’nın sömürge siyasetinin ve çıkarlarının sonunu getirmiş vaziyette. Rusya, Azerbaycan ve İran petrollerinin sevkiyatında Mavi Akım ve Türk Akımı boru hatları ile adeta dünyanın bu bölgesinde vanaların sahipliğini eline almış durumda.

Bunların hepsinin üstünde de Türkiye askeri silah sanayi açısından ABD-batı bağımlısı ithalatçı bir ülkesi olmaktan, ihracatçı bağımsız bir ülke olmaya terfi etmiş durumda. Kara, hava ve deniz tank, roket, uçak, helikopter, İHA, SiHA gibi dron sistemleri, gemi, denizaltı gibi askeri platformlarıyla kendi ihtiyaçlarını %80 lerde gerçekleştiren, yapay zekâ düzenekli sistemleri hatta telekomünikasyon ve istihbarat ölçekli uzay uyduları üretebilen bir ülke konumuna geçmiş durumda. 2028 yılı itibariyle de kendi ihtiyaçlarının %90’nını üretebilen yeni bir ihracatçı potansiyele de erişebilecek yatırımları ayrıca yapmış durumda.

ABD açısından NATO’nun kendisinden sonra ikinci büyük ordusuna sahip ülkesi Türkiye’nin artık ona olan bağımlığının bittiğini görmek pek de yenilir yutulur bir mertebe olmasa gerek ki, ABD dışişleri bakanlığı sözcülerinin ifadesiyle, kontrolden çıkan ve yeniden kontrol edilmesi gereken bir güç olarak tanımlanmakta.

Tabii ABD’nin çok keskin gibi görünen siyasal pozisyonlarının ardında Türkiye’yi tamamen dışlama gibi bir niyeti olduğunu söylemek doğru olmayabilir. Tersine Türkiye’siz bir NATO’nun veya Avrupa’nın, kendisi hariç, bir hiç olduğunun da farkında olsa gerektir. Ayrıca ABD nükleer silahları açısından İncirlik, hala dünyanın sayılı üslerinden birisidir. Bu bölgede ABD bayrağının oradan başka bir yere kaldırılması da ABD açısından bölgede kendini tamamen bitirebileceği gibi İsrail’in de ABD güvencesi altından çıkmasını mümkün kılacaktır.

Öyleyse ABD ne yapılmalıdır. Rusya, Çin ve komşumuz olan İran’la beraber Türkiye’nin de bir biçimde meşgul edilmesi, ablukayla bölgesel gelişiminin kontrol altına alınması gerekmektedir.

Yunanistan’a eski tarihsel taşeron rolü bir defa daha verilmeye çalışılmaktadır. ABD’nin Yunanistan’da şimdilerde kurduğu hava ve füze üslerinin ana menzili Türkiye askeri kapasitesinin büyük ölçüde konuşlandığı Ankara, Eskişehir ve Kayseri hattını hedef almaktadır. Tabii buna sanayi kapasitesi olarak İstanbul’da eklenebilir.

Ukrayna’da Rusya’yı olduğu gibi, Türkiye’yi de Ege’de Yunanistan tarikli aşırı kışkırtmalarla, bir müdahale sürecine ittirmek, önemli bir olasılık olarak düşünülebilir. Birkaç günlük bir savaş ve dalaşma haliyle, Yunan askeri kıyafetleri giydirilmiş ABD müdahalesi ile mevzi başarı sağlanması planı, öncelikli bir askeri operasyonu öngörüyor olabilir. Bunun mukabilinde NATO ve AB ambargoları ile ekonomiyi dağıtma, sadece bir Holivut senaryosu olarak da düşünülmemelidir. Eğer senaryo buysa, artık terbiye edilecek yeni bir Türkiye, yeniden ABD’nin sadık müttefiki olarak ilan edilebilir.

Bu senaryo, ABD açısından yeniden Kıbrıs meselesini Yunanistan ve Güney Kıbrıs lehine realize edebilecek bir olanak da doğurabilir ve ayrıca Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki MEB çıkarlarının da bitirilmesi sürecini tetikleyebilir.

Türkiye için söz konusu olabilecek bütün bu olasılıklar bakımından, Ukrayna savaşı süreç olarak, ABD’nin çok da istemediği başka siyasal sonuçlar da doğurmuştur. ABD ve AB’nin Rusya’ya koyduğu ağır ambargo ve yaptırımlar sürecinde bir NATO ülkesi olan Türkiye, her iki devletle de pozitif olarak nitelenebilecek siyasi ve ticari ilişkilerini sürdürmeye devam etmiştir. Neredeyse, Putin’le konuşabilen ve ateşkes için görüşme zemini sağlamaya çalışan yegâne ülke Türkiye olabilmiştir. Ardından Ukrayna’dan tahıl sevkiyatını başlatma anlaşmasında Türkiye, BM ile beraber önemli bir rol oynamıştır. Savaşın halen devam ettiği bu tarihte, Türk boğazlarının Türkiye tarafından kontrollü kapatılması, ABD’nin bölgede Türkiye’nin rolünü, ayrıca ve bir defa daha tartmasına bir vesile olmuştur denebilir.

Türkiye’ye S-400 alımı nedeniyle uygulanan CAATSA yaptırımlarının aynı füzeler için Hindistan’a uygulanmaması ve Rus yapımı Yunan S-300’lerinin Türk F-16’larına, ABD B-52 uçağına NATO görevi olarak refakati sırasında radar kilidi atılmasına tamamen sessiz kalınması, ABD tutumunun ve sürecin ne denli ikircikli olduğunun açık bir kanıtını oluşturmaktadır.

Söylenmesi gereken daha çok söz vardır.

“Bir gece ansızın geliriz” şarkı sözleri, dünya siyaset literatüründe kullanılan bir tümce haline gelirken, muhatabın esasen Yunanistan olmadığı ve Yunanistan’ı buna özendirenlerin olduğunun da vurgulanması, ABD’yi açıkça rahatsız etmektedir.

Yukarıdan beri anlatılanlar, eğer bu türden bir askeri strateji senaryosunun parçası ise, bütün bu yığınağa rağmen buralardan bir Türk-Yunan Savaşı çıkmaz. Her iki ülkenin halklarında sağduyuya sahip insanlar, böyle bir ABD kışkırtıcılığına izin vermeyeceklerdir.

Ne ki, belki de ABD’nin elindeki Yunan kışkırtıcılığı yapacak son koz, Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkarma kararını teşvik etmektir.

1996’da Kardak krizinden sonra, Yunanistan Meclis’i, Yunan denizlerinde karasularını 12 mile çıkartmayı kararlaştırmıştır. Bu şu demektir. Kimi Yunan kıyıları, mesele Meis adası yöresi, 12 mil hesabıyla Türkiye kara topraklarının içine girer. Zira bu adanın Türkiye’ye mesafesi sadece 2 deniz mildir. Midilli adası, Ayvalık tarafında Türkiye toprakları içine dalar; zira mesafesi 9 mildir ve denize girecek ahali bile, Yunanistan’dan izin alma sorunu ile karşı karşıya kalır.

Türkiye mukabil atağını aynı tarihlerde yapmış ve TBMM bunu savaş nedeni yani “casus belli” (Latince deyimin yazıldığı gibi Türkçe okunuşu “kasus belli” dir. Yani bu casuslukla falan karıştırılmamalı) sayacağını karar altına almıştır. Yunan Meclisinin bu kararı, o günden beri bunun için yetki verdiği Yunanistan Cumhurbaşkanının onaylamasını için bekletilmektedir. Yunan Cumhurbaşkanı, bunu 2021’de batıdaki İyon denizi için kullanmış ve halen İtalya ile de MEB sorunlarının başlamasına neden olmuştur. Oysa onayın diğer yarısı beklemektedir. Yani “bir gece ansızın gelmenin” ana şifresi budur. Zira bu durum zuhur ederse Türkiye savaş açmak kararını, son söz olarak söylemiştir.

Onun için Dedeağaç çelik duvarlarla, hendeklerle tahkim edilmektedir. Onun için Dedeağaç tam teşekküllü ABD üssü haline getirilmektedir.

Adeta gündelik hava raporu gibi, Yunanistan sözcüleri her gün Türkiye’nin kendi FIR hattını veya hava sahasını ihlal ettiğini ifade etmektedir. Oysa bu da demokrasi ve medeniyet banisi olarak kendilerini taktim eden Yunan siyasetçilerinin bir aldatmacasıdır.

Hava sahası, karasuları sahası ile uluslararası deniz hukukuna göre aynıdır ve bu mesafe, Türkiye ve Yunanistan için 6 mildir. Oysa Yunanlılar FIR hatlarını 10 mil olarak ilan etmişlerdir. Yani ters bir yarım koni gibi karasuyu sınırı Yunanistan adaları ve anakarasında 6 milden yukarıya doğru 10 mile genişlemektedir. Bunun uluslararası hukukta yerinin olmadığını Yunanistan bilinmesine karşın, 6 millik hava sahası dışında uçan Türk uçakları için ihlal yaygaraları koparılmaktadır.

Ne demeliyiz…

1. Burada anlatılanlar Yunanistan ve Türkiye birbirine hasım olsun, düşmanlıklar derinleşsin ve birbirimizi boğazlayalım şarkısı çığırmak değildir. Nesnel durumun, nesnel bir saptamasını yapma çabasıdır.

2. Barış için, barış savaşı yapmak, yürütmek belki bütün savaşlardan daha acılı ve insan olarak omuzlarımıza daha büyük yük bindirmektedir.

3. Emperyalist hegemonya, halkaları birbirine tokuşturarak, devletlerin, ülkelerin yıkımlarına aldırmadan, tarihsel işlevini sürdürebilme yolunda her türlü denemesine devam edip gidecektir.

4. Yurtseverliğin tartışması yapılamaz. Yurtseverlik kaba milliyetçilikten de ayrılır. Zira yurtseverlik toplumsal kurtuluş mücadelesinin de işaret fişeklerinden birisidir. Halkların birbiriyle dostluğu, ancak emekten yana gerçekleşecek bir toplumsal bir kurtuluş çağında, birbirlerinin kimliklerine saygıyla ve el ele vermesiyle mümkün olabilmektedir. Bunun nişanesi de İzmir’in 9 Eylül kurtuluşundan sonra İzmir’e gelen Gazi Paşanın, ayakları altına serilen Yunan bayrağını oradan kaldırtması sırasında söyledikleriyle somutlanmıştır. “Ben bu hatayı tekrar edemem. Bayrak bir milletin şerefidir, ne olursa olsun yerlere serilmez ve çiğnenmez, kaldırınız”!

5. Yani yurtseverlik bir kafatasçılığa bağlı değil, barış için ve toplumsal kurtuluş için bütün halkların el ele vermesinin çarelerini bulmaya yöneliktir.

6. Barış mücadelesi, kuru bir edebiyat yapma yarışması da değildir. Vatan savunması için savaşa da hazırlıklı ve güçlü olmak da gerekir.

6. Emperyalizmin, halkların birbirini kırmasına neden olacak tongalarına düşmemek için her daim İLERİ şiarını yükseltmek gerekir.

nuriabaci@gmail.com