Sermayenin yayıncılığı

Yıllar önce TKP’nin Nazım Hikmet’in şiirlerinden bir derlemeyi parti olarak yayınlaması üzerine bir telif hakkı sorunu doğmuştu. TKP 2002 yılında yayınladığı bir açık mektupla “Yapı Kredi ülkemizin sayılı tekellerinden biridir. Bu tekel, aynı zamanda Türkiye kapitalizminin yağmacılıkta engel tanımayan yapısının önde gelen temsilcilerinden biridir. Nazım ise Türkiye’de komünizm mücadelesinin halk kitlelerine ulaşmış sayılı simgelerinden bir tanesidir. Yapı Kredi ile Nazım Hikmet iki karşıt dünyaya aittir. Nazım’ın eserinin içeriği Yapı Kredi’yi mahkûm eder niteliktedir.” demişti.

Bir yıl kadar önce “başka ülkelerde bankalar yayıncılık yapar mı, bilmiyorum ama Türkiye’de İş Bankası’nın yanı sıra başta Yapı Kredi (YKY) olmak üzere birçok bankanın bu işe girdiğini biliyoruz” (1) diye yazmıştım. Gerçekten de adı geçen iki bankanın da kitap sektöründeki payı sürekli yükselme eğiliminde. Bankaların yayıncılığa ilgisini hâlâ tam olarak anlayamamakla birlikte genel olarak sermayenin yayıncılığı konusunu irdelemek için iyi bir olanak olduğunu düşünüyorum çünkü duygularım iki yönlü; bir yandan çok iyi kitaplar bastıklarını görürken, diğer yandan kültür alanındaki varlıklarından da bir o kadar rahatsızım. O zaman diyorum ki, bu hafta YKY üzerinden hem keyifli kitaplar okuyup hem de kafama takılanları paylaşayım.

Sabahattin Ali’nin bütün eserlerini okuduğumu sanırdım; yıllar önce Bilgi Yayınları’ndan çıkan bütün kitapları okumuştum. YKY Sabahattin Ali’leri basmaya başlayınca yeni kitaplar ortaya çıktı. Örneğin, Sevengül Sönmez’in Hep Genç Kalacağım başlığı altında derlediği mektupları. Sönmez’in deyimiyle, “Yıllarca sevdiklerinden ayrı yaşamak zorunda olunca, özlemini mektuplarla gidermeye çalışmış” (s.7). Doğrusunu söylemek gerekirse, Ali’nin başkalarına yazdığı mektupları okumayı bekliyordum ama yanılmışım. Çoğunluğu Ali’ye gelen mektuplar, kendi yazdıkları çok az; onların da neredeyse tümü eşine yazdıkları. Zaten düşününce kendi yazdıklarını okumayı beklemek pek anlamlı değil çünkü bırakın bilgisayarı, fotokopinin bile olmadığı yıllardan söz ediyoruz. O zaman iki yol kalıyordu geriye; ya yolladıkları kişiler mektupları saklayacak ya da S. Ali her mektubu iki kez yazacak, birini yollarken, diğerini saklayacak! Belli ki, Sabahattin Ali iyi bir arşivci ve kendisine gelen resmi mektupları bile atmamış ama yolladıklarını da çoğaltmamış.

KÜNYE: Hep Genç Kalacağım. Sabahattin Ali. Haz.: Sevengül Sönmez, 2023. Liste fiyatı 105 TL.

Mektuplaşmaları tek taraflı okuyunca, araları doldurmak da okuyucuya kalıyor. Bunun da ayrı bir tadı var tabii. Diğer yandan Hep Genç Kalacağım, yazarı edebiyatçı yönünden çok sosyal yaşamı, insan ilişkileri açısından tanıtıyor. Arkadaşlarıyla, Sabri Esad Siyavuşgil’le, Nazım Hikmet’le, Aziz Nesin’le, Pertev Naili Boratav’la ve diğerleriyle paylaştıkları her zaman edebiyat olmuyor doğal olarak. Sevdiğiniz bir yazarın bu yönünü de tanımak önemli elbette.

Bunların dışında dikkatimi çeken başka noktalar da vardı kitapta. İlki 1930’lu yılların başında ortaokul öğrencilerinin mektuplarındaki olgunluk şaşırtıcıydı. Cümle kurmaları, kendilerini ifade etmelerindeki yetkinlik, politik nedenlerle hapsedilen öğretmenlerine mektup yazma cesareti… Bence tümü çok iyi yetiştirildiklerinin göstergesi; hele bir de günümüzle kıyaslayınca...

Sonra, Türkçülüğün en önemli ideoloğu Nihal Atsız’ın kendisini “şoven nasyonalist, faşist militarist” (s.224) olarak tanımlaması. Yani zamanın faşisti bile dürüstmüş; yine şimdikilerle kıyaslayınca…

Bu arada, 1943 yılında İstanbul- Edremit arasında gemi seferi bulunduğunu (s.385) ve Sabahattin Ali’yi Gorki’ye benzeten ilk kişinin Ayşe Sıtkı İlhan olduğunu da (s.308) not ettim.

Son noktanın asıl önemi ise Sabahattin Ali’nin Gorki’ye benzetilmesinin hem edebiyat hem de dünyaya bakışı açısından olması. Ali’ye ömrü boyunca komünist diye saldırılmış ve bu yüzden hapse girmiş ve hatta bu yüzden öldürülmüş. İşte sorun burada başlıyor; Sabahattin Ali’nin yapıtlarını Türkiye’de kapitalizmin simgesi olan bir holdingin basması. Biliyorsunuz, YKY Koç grubunun. Yıllar önce TKP’nin Nazım Hikmet’in şiirlerinden bir derlemeyi parti olarak yayınlaması üzerine bir telif hakkı sorunu doğmuştu. TKP 2002 yılında yayınladığı bir açık mektupla “Yapı Kredi ülkemizin sayılı tekellerinden biridir. Bu tekel, aynı zamanda Türkiye kapitalizminin yağmacılıkta engel tanımayan yapısının önde gelen temsilcilerinden biridir. Nazım ise Türkiye’de komünizm mücadelesinin halk kitlelerine ulaşmış sayılı simgelerinden bir tanesidir. Yapı Kredi ile Nazım Hikmet iki karşıt dünyaya aittir. Nazım’ın eserinin içeriği Yapı Kredi’yi mahkûm eder niteliktedir.” (2) demişti. Sonrasında, 2005 yılında, YKY Peter Weiss’ın Direnmenin Estetiği kitabını basınca aynı tartışma yeniden alevlenmişti: “Evet, mücadele kimi sembol ve değerlerle yürütülüyor. Örneğin bizim mücadelemiz için, Nâzım böyle bir sembol ve değer. Para ve onun en yüksek kurumsal ifadelerinden biri olan banka ise sermaye için bir sembol niteliğinde. Yapı Kredi adlı banka, Nâzım’ı yayınlayınca gürültü çıkarma ihtiyacı hissediyoruz o yüzden böyle. Aynı ‘ihtiyaç’, ‘Direnmenin Estetiği’ için de geçerli. Bankanın arkasındaki yeni sermaye grubu olan Koç’un, Tüpraş’ı alıp kamusal bir değeri ellerine geçirdiği, yani açıkçası işçi sınıfına saldırdığı bir dönemde, işçi sınıfının tarihsel mücadelesini anlatan en önemli romanlardan birini yayınevinden yayınlaması...” (3,4)

İş bu kadarla kalsa iyi: “Nâzım Hikmet'in Lenin'in ölümü üzerine 1925 yılında yazdığı ‘Ustamızın Ölümü’ adlı bir şiiri var. Şiir Aydınlık'ın 30. sayısında, Şubat'ta yayımlanıyor. İlk tahrifat burada başlıyor. YKY hiçbir kaynak vermeden şiirin yayım tarihine 1924 diyor. Daha vahimi şiirin içeriğini sansürlüyor. Orijinalinde şiir şu şekilde: ‘Troçki'nin de demir dalgalı saçlarını titreten bir haber’ ancak YKY bunu şu şekilde basıyor ‘Telgraf direklerinin demir saçlarını titreten bir haber’. Birdenbire Troçki karşımıza telgraf direği olarak çıkıyor. Bitmiyor ama maalesef ki. Kelimeler değiştiriliyor seda, ses; aksi seda, yankı; kitlelerin, yığınların; aksi sedanın aksi sedası, yankıların yankısı; yüksek sesle, haykırarak; asırların, yüzyılların hâlini alıyor. Bir başka büyük sorun ise Nâzım Hikmet'in bütün eserlerinde görülen farklı puntolar kullanma veyahut açık-koyu renk kullanımı ve çeşitli şekillerle kelimelerin vurgulanması mevzusu tamamen es geçiliyor. Bütün şiirler ve kelimeler aynı punto ve aynı şekilde basılıyor.” (5)

Durum gerçekten vahim. İşte bu duygularla başladım Kütüphanemi Toplarken’i okumaya. Yazarı Alberto Manguel için kitap kurtlarının piri diyebilirim; eminim bu satırları okuyan herkes en az bir kitabını okumuştur. Şimdi, kalk böyle bir yazarı acaba çeviride tahrifat var mı kaygısıyla oku! Şaka yapmıyorum; iki yerde (tek tanrılı dinlerden bahseden iki yerde) çeviriden gerçekten kuşkulandım ve İngilizcesinden kontrol ettim. Neyse ki, çeviride sorun yoktu; üstelik çok da güzel çevrilmişti. Ancak o zaman septik düşüncelerden uzaklaşıp Manguel’e dönebildim. Sanırım, kitap kurtlarının piri olması herkesin düşündüğünü onun ifade edebilmesinde. İşte Kütüphanemi Toplarken’den birkaç örnek:

*“Kütüphanemin düzenini kendi gereksinimlerime ve önyargılarıma göre oluşturmuştum.”

*“Kütüphanemde kitaplar yerini bulur bulmaz ben de kendi yerimi bulurum diye düşünmüştüm. Yanıldığım zamanla ortaya çıkacaktı.”

*“Elimden çıkaramadığım çok sayıda kötü kitabım var.”

*“Benim için kitabı ödünç vermek ender bir durumdur.”

*“Her kütüphane otobiyografiktir.”

*“Hırsızlığa karşıyım ama gelin görün ki sayamayacağım kadar çok kez, arzuladığım bir eseri cebe atmamak için kendimde bulabildiğim ahlaki dayanma gücünün tamamını içimden deşip çıkartmak zorunda kaldım.”

En iyisi Manguel keyfini küçük bir kütüphane anımsatmasıyla noktalayayım: “İskenderiye’ye giriş yapan gemilerde arama yapılırdı. Arama sonucu kitap bulunması durumunda, kitaplara liman yetkilileri tarafından el konulur, kopyaları alınır ve ardından iade edilirdi; gerçi kimi zaman orijinal eserlerin değil kopyalarının sahibine verildiği olurdu.”

Sadece Kütüphanemi Toplarken değil, diğer çevirilerinin de çok başarılı olduğu kanısındayım YKY’nin. Örnekse Sezer Duru çevirisiyle Bitik Adam. Su gibi akıp gidiyor bence. Çeviriler güzel olmasına güzel de çevirmenler pek hoşnut değil gibi YKY’den. Örneğin Amin Maalouf’un Tanios Kayası kitabının çevirmeni Işık Ergüden’in, yayınlanmış çeviride telif hakkını azaltan YKY’yi eleştirip “bu durum, çevirmenlere dayatılmak istenen kölelik koşullarının somut bir örneğidir” (6) dediğini gördüm Gazete Duvar’da. Eğer okuduğum bir kitapta etik dışı bir durum varsa, ki emeğin karşılığını alamaması da bu bağlamdadır, kitaptan aldığım keyif azalır. Bazan bilmemek daha iyidir. Alberto Manguel’in Latince öğretmeninin “iyi ki İskenderiye Kütüphanesinde yanan kitapların ne olduğunu bilmiyoruz, yoksa tesellisi imkânsız bir durumda olurduk” demesi gibi.

KÜNYE: Kütüphanemi Toplarken. Alberto Manguel. Çev.: Yeşim Seber. 4. baskı 2022. Liste fiyatı 55 TL.

Sezer Duru’nun emek gaspı var mı bilmeden, varsa duyarsızlığımdan dolayı özür dileyerek, Thomas Bernhard’ın Bitik Adam’ını çok sevdiğimi söylemeliyim. Bitmeyen bir monolog, tek bir satır başı olmayan, paragrafsız ve sürekli tekrarla giden bir roman. Gerçekten de kitap başlıyor ve 110 sayfa sonra paragraf sonuna geldiğinizde roman da bitiyor. Şunu fark ettim; paragraflı kitap okumaya o denli alışmışım ki, Bernhard’ı okurken nerede duracağımı, ara vereceğimi bilemedim. Ayrıca bir de daha hızlı okuyormuşum gibi geldi bana.

KÜNYE: Bitik Adam. Thomas Bernhard. Çev.: Sezer Duru. 12. baskı 2022. Liste fiyatı 50 TL.

Basit gibi duruyor ama olaylar öylesine ustalıkla seçilmiş, ayrıntılar öylesine düzenlenmiş ki, insan pek farkına varmadan kendisini romanın tam ortasında buluyor. İşte bu noktada kitabı daha iyi anladığımı düşünmeye başladım. Birbirini tamamlayamamış üç arkadaş, bir tanesi anlatıcı avantajını kullanarak diğerlerine öfkeli, ama kuvvetle olası ki anlatıcı diğerleri olsaydı onlar da benzer duygularla yazacaklardı. Ve tekrarlar, bitmek tükenmek bilmiyorlar ama ‘kızgınlık’ konusundaki düşüncemi de destekliyor bu durum; anlatıcı sürekli tekrar ederek sanki anlattıklarına inanmıyormuş da kendisini ikna etmeye çabalıyormuş gibi. Bana kalırsa öfkenin nedeni yaratıcılıklarının sınırlarını görmüş olmaları.

Zaten bu duyguyu yaşayan herkes, hemen elindeki yaratıcılık enstrümanından (kitapta piyano) kurtulmaya çalışır. Bu enstrümanın illa müzikle ilgisi olması da gerekmez, her türlü uğraş bu bağlamda ele alınabilir. Yaşamın kendisi de aslında başka bir enstrümandır. O zaman bir sonraki soru şu olmalı, yaratıcılık sınırını görmek veya erken görmek bir şans mı? Yoksa oyalanıp gitmek daha mı iyi? O zaman bilgili, entelektüel olmanın anlamı ne?

Bitik Adam yazıya bence girdiğinden beri rol çalıyor; tartışma böyle giderse YKY veya büyük sermaye yayınevleri konu dışı kalacak. Bernhard etkileyici ama dur demek gerek.

YKY’nin kendi sayfasında “pek çok alanı kapsayan geniş yayın yelpazesindeki YKY kitaplarına bakmadan, bu kitaplardan yararlanmadan, artık sadece Türk edebiyatına değil, dünya edebiyatına, sanatına ve felsefesine ilişkin bir araştırma yapmak mümkün değildir” deniyor. Bu yargıya katılmamak olası değil, geniş bir spektrum içinde çok kaliteli kitaplar bastıkları gibi, öyle kitapları var ki alanlarında tek, eşi benzeri yok. Örnekse Stefanos Yerasimos’un Sultan Sofraları kitabı. Benzersizliğinin nedeni Osmanlı yemek kitaplarının en eskisinin 18. yüzyıl ikinci yarısında yani Amerika’dan gelen bitkilerin (domates, patates, kabak, biber, fasulye gibi) Osmanlı mutfağına girişinden sonra yazılmış olması. Hal böyle olunca gerçek Osmanlı saray mutfağının, yani Kanuni veya Fatih dönemlerindeki yemeklerin tarifi bilinmiyor(du). Bilinen sadece saray mutfağına alınan malzemelerdi. Dönemin tek yemek kitabı Arapça’dan Şirvânî’nin çevirdiği kitap da doğal olarak Arap mutfağını anlatıyordu. İşte bu noktada Yerasimos ve arkadaşları Şirvânî’nin çevirisinde, aynı kitabın İngilizce çevirisinden 77 fazla yemek tarifi bulunduğunu fark ederler. Bu tariflerdeki malzemeler de saraya alınanlarla birebir uyumludur. Yani Şirvânî sadece çeviri yapmakla kalmamış, kendisi de tarifler eklemiştir. İşte gerçek (ve tek) Osmanlı saray mutfağı tarifleridir bunlar.

KÜNYE: Sultan Sofraları. Stefanos Yerasimos, 2002. Sahaflarda 130-250 TL arası.

Kitapta herise, kâbûnî, mastâve gibi özgün tarifler var, hatta biz herise’yi denedik ama bence önemli olan genel yaklaşım. Öncelikle Osmanlı mutfağı asıl olarak pirinç, şeker ve yağdan oluşuyor. Et olarak daha çok tavuk yeğlenirken, kırmızı et çok tüketilmiyor ve sakatata neredeyse hiç dokunulmuyor. Bu Osmanlı’nın yoksul yemeği. Benzer biçimde balık da öyle. Zenginler sadece tatlı su balığı yiyor. Sarayda pek çok yemekte tavuk ve kuzu kıyma birlikte kullanılıyor. Bu arada bana çok ilginç gelen bir bilgi de 16. yüzyılda İstanbul’da evlerin sadece yüzde altısında mutfak bulunması(?). Yemeği dışarıda yemek daha ucuza geliyormuş.

Osmanlı mutfağı hakkında söylediklerim neredeyse birebir Bizans mutfağı için de geçerli. Elbette bu çok garip değil çünkü aynı topraklarda aynı yemek kültürünün sürmesi doğal. Hadi bir adım daha gideyim, aslında biz Bizanslıyız bile diyebilirim, çünkü Osmanlı 600 yıl hüküm sürmüşken, Bizans 1100 yıl kalmış bu topraklarda. Üstelik Roma adıyla aynı devletin geçmişi daha da uzun. Engin Akyürek ve Koray Durak’ın hazırladığı Bizans Döneminde Anadolu isimli kitap için dünyanın çeşitli yerlerinden 32 Bizantolog makale yazmış. Kitaptan Bizanslıların kendilerini hep Romalı diye adlandırdıklarını, Bizans ismini sonradan tarihçilerin yakıştırdığını öğrendim. İmparatorluğun 395 yılında bölünmesinden sonra, Batı 5. yüzyılda yıkılır ama Doğu 15. yüzyıla (1453) dek yaşar. Her ne kadar başkent İstanbul olsa da İmparatorluğun ekonomik beşiği Anadolu’dur. Bu yüzden Osmanlı önce Bizans’ın ekonomik kökünü kurutarak İstanbul’u alabilmiştir. 1204’te Latin işgali sonucu Bizanslıların kurdukları iki imparatorluğun merkezi Trabzon ve İznik’ti; asla başka bir coğrafyayı düşünmemişlerdi.

KÜNYE: Bizans Döneminde Anadolu. Haz.: Engin Akyürek, Koray Durak, 2021. Liste fiyatı 300 TL.

Büyük boy, Türkçe ve İngilizce hazırlanmış aslına bakarsanız ‘ağır’ bir kitap; bu hem fiziksel hem de içerik anlamında. Konunun uzmanları dışında gerçekten okumak ve değerlendirebilmek çok zor. Bence genel bir yaklaşım edinmek için okunmalı, sonra gerektiğinde ilgili bölümlere bakmak için el altında bulundurulmalı. Biraz önce bahsettiğim nedenlerle bu topraklarda yaşayan herkesin Bizans ile ilgili asgari bilgileri edinmesi zorunlu bence. Bizans Döneminde Anadolu’da idari sisteminden mutfağına, ikonoklazma hareketinden sanatına, ekonomisine, dini yaşamına, komşularına dek her yönüne değinilmiş Bizans’ın. Okunmasında yarar var diyorum.

Sonuçta bu on beş günde okuduklarıma baktığımda (Ali, Manguel, Bernhard, Yerasimos, Akyürek-Koray) YKY’nin kaliteli kitaplar bastığını kuşku duymaksızın söyleyebilirim. Ancak yayıncılık burada bitmiyor; yukarıda saydıklarım dışında başka sorunlar da var, örneğin, ‘arz fazlası oluşup da kitap fiyatları düşmesin diye on ton kitabı imha edilmek üzere hurdacıya verilmiş olması’ (5) akıl alır gibi değil. Bence yargılanmalarını ve olasılıkla lisanslarının iptalini gerektiren bir durum. Yine okuduğum kadarıyla, Nazım Hikmet'in eserlerinin NATO karşıtı şarkılarda kullanılmasını yasaklamışlar. (7) Tüm bunlar telif yasasının ciddi bir biçimde gözden geçirilmesini zorunlu kılıyor çünkü bir gün bir sermaye grubunun bir yayınevi bir yolunu bulup Lenin veya Atatürk’ün telifini alırsa ne olacak? Her şeyin satıldığı bir ortamda bu işin yasal zemininin oluşması bir kararnameye bakar.

Sanırım konuyu YKY ile de sınırlı tutmadan, sermaye-yayıncılık ikileminin masaya yatırılma zamanı geldi de geçiyor bile.


(1) https://www.ilerihaber.org/yazar/klasikleri-basan-bir-banka-147550

(2) https://gelenek.org/nazim-siirleri-hakkinda-tkpden-acik-mektup/

(3) https://gelenek.org/agir-ol-kitap-desinler-direnmenin-ve-estetigin-inanilmaz-agirligi/

(4) Kitabın yeni baskısı, aynı çeviriyle 2023’te İletişim’den çıktı.

(5) https://eksisozluk1923.com/yky--33081?p=16

(6) https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2019/05/24/isik-ergudenden-yapi-kredi-yayinlari-okur-ve-cevirmenlerine-acik-mektup

(7) https://eksisozluk1923.com/yky--33081?p=3