Okumanın halleri

Bana kalırsa Okumanın Halleri Türkçede okuma üzerine yayılmış en iyi deneme kitabı. Bu cümleyi kurunca insan bir an duruyor, acaba haksızlık ettiğim başka bir kitap var mı diye. Ama düşünüyorum da yok, haksızlık etmiyorum; en iyisi bu. Şu ana dek kaç kez okudum saymam olası değil çünkü genelde elime alıp bir deneme okuduktan sonra, onun beni götürdüğü başka bir kitaba geçerim ama baştan sona iki kez okuduğumu söyleyebilirim; ilk aldığımda ve bu yazıyı hazırlamak için.

“Okurun elinde silahlar vardır; unutmak, eksik hatırlamak, yanlış hatırlamak, başka okuduklarıyla harmanlayarak hatırlamak…Kendi verilerinden kendi hikayesini kurgulamak. Onun için aynı kitabın aynı yerlerini benzer nedenlerle sevmekten daha yakın bir tanışıklık yoktur dünyada” (s.103). Sanırım Okumanın Halleri’ndeki bu sözleri, kendimi Sırma Köksal’a yakın hissetmemi açıklıyor. Öyle ki, kitabı yirmi yıldır elimde. Kendisini hiç tanımam ama şöyle bir internete baktığımda yıllarca Everest ve Can Yayınlarının genel yayın yönetmenliğini yaptığını gördüm; demek ki yolumuz daha çok kesişmiş editör-okur olarak. Bir de Sokak Lambaları isimli öykü kitabını çok sevdiğim Ayhan Bozfırat’ın kızı olduğunu öğrendim.

Bana kalırsa Okumanın Halleri Türkçede okuma üzerine yayılmış en iyi deneme kitabı. Bu cümleyi kurunca insan bir an duruyor, acaba haksızlık ettiğim başka bir kitap var mı diye. Ama düşünüyorum da yok, haksızlık etmiyorum; en iyisi bu. Şu ana dek kaç kez okudum saymam olası değil çünkü genelde elime alıp bir deneme okuduktan sonra, onun beni götürdüğü başka bir kitaba geçerim ama baştan sona iki kez okuduğumu söyleyebilirim; ilk aldığımda ve bu yazıyı hazırlamak için.

KÜNYE: Okumanın Halleri. Sırma Köksal, Metis Yay., 2003. Liste fiyatı 68 TL.

Evet, bu kez de baştan sona okudum ama yine de arada başka kitaplara götürecek ipuçlarına kayıtsız kalamadım. Örneğin Fransız Devrimi gibi. Şöyle yazıyor Köksal: “Tarih boyunca dikkat edilirse, sağlıklı birey eğiliminin tam da böylesi başkaldırı dönemlerine denk geldiği gözden kaçmayacaktır. Fransız Devrimi sırasında aristokrasi karşıtları, onların nazenin bünyelerine karşı soğuk su banyolarını savunuyorlardı…savunanlar arasında Rousseau gibi devrimin önde gelen sözcülerinin ve yenilikçi yeni zenginlerinin birlik halinde olmaları hiç de şaşırtıcı değil… Bir orta sınıf hareketi olan ve fırsat bulduğunda en barbarca uygulamalardan kaçınmayan Fransız Devrimi de sağlıklı bireyler istiyordu” (s.54-5). Doğal elbette, her devrim ‘zor’ üzerine kurulur ve ortaya çıkan şiddeti adlandırmak nereden baktığınıza bağlıdır. Emrah Safa Gürkan, Fransız Devrimi isimli bol görselli kitabında o en çalkantılı beş yılın bir kısmını ‘terör dönemi’ olarak nitelendiriyor. Ama ne olursa olsun, o yıllara damgasını vuran ‘ayaktakımının’ iktidarı, cumhuriyetin kuruluşu ve monarşinin tasfiyesidir. Ve bunun öncesinde ciddi bir birikim vardı: “Batı Fransa’nın şehir ve kasabalarında 500 liranın altındaki miraslarda %10-25 oranında kitaba rastlanmaktaydı. Zenginlik arttıkça yüzdelerimiz de artıyordu: 500-1000 lira arası için %30-40, 1500-2000 lira arası için %30-55, 2000 lirayı geçenler için %50-75” (s.15). Yetmez, örgüt de olmalı: “Köylülerin şatoları yakmayıp buradaki vergi ile alakalı belgeleri yok etmeleri, basit bir köylü isyanından çok daha bilinçli ve örgütlü bir hareketle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyordu” (s.27). Bence dikkate değer başka bir nokta da “Cumhuriyetin ilanıyla birlikte 1792’de tüm erkeklere oy hakkı verilmesine karşın (kadınların 1944’e kadar beklemesi gerekecekti) katılım oldukça düşüktü. Paris’te on kişiden dokuzu sandığa gitmemişti” (s.53).

KÜNYE: Fransız Devrimi. Emrah Safa Gürkan, Mobbels-Teras Yay., 2022. Liste fiyatı 88 TL.

Şimdi bir düşünelim, seçimleri pek önemsemeyen, örgütlü ve kitaba değer veren bir toplum; elbette tüm dünya tarihini etkileyecek hareket onlardan beklenir, gerisi ayrıntıdır.

Fransız Devrimi’ne ilgi bununla da kalmıyor; ‘okumanın rastlaşma halinde’ şöyle bir söz var: “Rousseau’nun, evlerin bir kent, hemşehrilerin ise bir şehir oluşturdukları tanımından yola çıkılarak, kentlerdeki başkaldırı eylemlerinin sakinlerini birer hemşehri, kentlerini birer şehre dönüştüreceği noktasına geliyor” (s.15). Doğrudur, Fransız Devrimi’nin önce Paris’i sonra Fransa’nın diğer kentlerini, hatta sömürgelerindekileri bile dönüştürdüğünü yadsımak çok güç. Buna Veba romanın geçtiği Oran kenti de dahil. ‘Okumanın sağlık hali’ için belki de en uygun örnek olan Veba’ya dair Köksal şunları söylüyor: “Acaba bu keten örtü romantizmi yapan kadın dergilerinin yazarları Veba’nın bir gün mikroplarını yeniden sandıkların, keten örtülerin arasından yeniden şehre yollayacağını, fareleri ve insanları o pis ölüme mahkûm edeceğini hiç okumamışlar mıdır?” (s.56).

Camus’a göre asıl Veba duyarsızlaşmaktır. Özellikle kriz durumlarında, insanların direnci sınanırken, “büyük duyguları kalmaz, herkes tekdüze bir duygulanım içindedir”. Ve bu tekdüzelik yüzeyelleşirse, “insanlar umutsuzluğu kanıksamaya başlarsa, bu umutsuzluğun kendisinden daha beterdir.” İşte o zaman hiç kimsenin neden sokaklarda gülümsemediğini anlama fırsatı doğar. Bu, ortaklaşılan bir felakettir: “Normalde, sevdiklerinden ayrı kalmanın acısı kadar bireysel bir duygu, birdenbire herkesin aynı şekilde paylaştığı bir duygu haline gelir.” İnsanın duyguları, düşünceleri, ahlakı, ideolojisi hepsi var olan koşulların kişiden yansımasıdır. Koşullar değişince ne olacağı belki tahmin edilebilir ama kesin olarak bilinmez. Ve bazı kadim sorunlar da kendiliğinden çözülür: “Eğer bir papaz bir hekime danışacak olursa, çelişki var demektir” dese de Camus, durum Tesla’nın ifade ettiği gibidir: ‘bir kiliseye paratoner takılıyorsa, iş bitmiş demektir’.

KÜNYE: Veba. Albert Camus. Sahaflarda çeşitli yayınevlerinden farklı çevirileri 5-500 TL arası.

Veba’yı sanırım ilk kez 40 yıl önce okumuştum; elimdeki baskının tarihi de 1972. Kendimi ne denli zorlarsam zorlayayım, kitapta bir Nazi işgali metaforu bulamadım. Bu 40 yıl önce de böyleydi. Pek çok yerde Veba ile Nazi işgali anlatıldığı söylenir ama bence bu kitap ne kadar Sırp Sındığı savaşını anlatıyorsa, Nazi işgaliyle bağlantısı da o kadar.

Şöyle diyor Camus: “Hepimiz dünyada sürekli bir çeşit salgın hastalığın patlak verdiğini bilsek de yine de başımıza gelenlere inanmakta zorlanıyoruz.” Son salgını yaşadıktan sonra Camus’ün öngörüsüne şapka çıkarmamak elde değil. Gerçekten de, Sırma Köksal gibi ben de “ara sıra sevdiğim yazarlara layık bir okur olamadığım kaygısına kapılıyorum” (s.97).

Köksal ‘okumanın çocukluk hallerinde’ "Hepimiz birisi olmak istiyoruz ve birisi olmak için bizi baş kişisi olmaya kabul edecek bir öyküye ihtiyacımız var" (s.21) derken, ‘gece hallerinde’ “insan görülenlerin dünyası olan ışığın egemenliğini değil, görmek istediklerinin karanlığını seçecektir. Görmek istediklerinin karanlık şeyler olması gerekmez…” (s.43) diyor. Bu öyküdür aslında ve illa yazılması gerekmez; belki görülmesi de yetebilir. Fotoğraf felsefecisi Orhan Alptürk “Her tür ışık, görme yeteneğimizle oynayıp durur…bazen keyif alırız, bazen de ne yapacağımızı bilemeyiz…Hele gölgeler ile ilişkimiz daha da zorludur… Yaşamımda olduğu gibi, fotoğraflarımın tümünde bireyi, insanın yalnızlığını, iletişimsizliğini; bireyin toplumun içindeki konumunu sorgulamaya devam ettim” (1) sözlerini 40 Öykü adında kırk fotoğrafla somutluyor. Neredeyse tümünde tek bir kişinin fotoğraflandığı öykülerden biri, okuyanı baş kişisi olarak alabilir bence. Özellikle içinde deniz olan görüntüler.

KÜNYE: 40 Öykü. Orhan Alptürk, 1990. Sahaflarda 8-57 TL arası.

Aslında denize iki türlü bakılır; ya “gençlik yıllarının elden düşme şiirlerinin kırık dökük, kullanıla kullanıla iyice eprimiş bir iki dizesinin hüznüyle” (s.69), ya da ondan çekinip, daha doğrusu saygı duyup, mesafeli; yani tanımanın korkusuyla. İlkini Okumanın Halleri’nde okuduğuma göre diğer yönü için varı yoğu denize bağlı insanlara bakayım dedim; epeydir bekleyen Zülfü Livaneli romanı Balıkçı ve Oğlu iyi bir seçenek gibi göründü bana.

Balıkçı ve Oğlu’nda Aylan Bebek gibi iyi bilinen veya İkinci dünya Savaşındaki yarım Yunan gemisi gibi tarihi, ilgi çekecek olaylara değiniliyor. Göçmen krizi, ekolojik sorunlar, ranta açılan sit alanları, Kızıldeniz’den gelen balon balıkları, balık çiftlikleri, ormanlık alandaki madenler… her şey var romanda. Kolay okunuyor ama bana sorarsanız iyi bir Livaneli romanı değil, çünkü içinde çok ‘mesaj’ var. Sanırım iyi bilmediği bir çevre, iyi tanımadığı insanlar anlattıkları. Böyle olunca çelişkileri anlatmış ama anlatamamış. Acaba roman yazmayıp, doğrudan düşüncelerini aktaran bir makale mi yazsaydı? Çünkü böyle bir yol da var:

“Aileyi, hele de bu on dokuzuncu yüzyıl burjuva ailesini anlamak için en kestirme yol Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni kitabını okumaktır ama edebiyattan geçen uzun yolun daha eğlenceli olduğu da bir gerçek” (s.48) derken Köksal, elbette sadece aileyi kastetmiyor. Aile, yazının getirdiği bir örnek, yoksa herhangi bir konuda da bu yargının geçerli olacağı kuşkusuz. Burada hangi yolu seçeceği okura kalmış. Ancak böyle bir ikilemin geçersiz olduğu alanlar da var Türkçede; akademi gibi. Belki bir gün yazarım ama akademiyi anlatan roman sayısı iki elin parmaklarını geçmez ve onların da düzeyi ciddi bir tartışmayı gerektirir. Hal böyle olunca isteseniz de istemeseniz de edebiyat dışı okuma yapmak zorundasınız akademi başlığı altında.

KÜNYE: Balıkçı ve Oğlu. Zülfü Livaneli, İnkılap Yay., 2021. Liste fiyatı 90 TL.

Anadolu Vakfı’nın yayınladığı Türkiye’de Yükseköğretim ve Bilgi Üretimi (Öneriler) Raporu benzerlerinden farklı değil; “Türkiye yüksek öğretim sisteminin Avrupa Birliği ülkelerindeki eğilimlere paralel olarak yeniden yapılandırılmasını” (s. 8) savunurken, bu eğilimler arasında “yaygınlaşma” ve “pazara duyarlılık” sayılıyor. Ve ilk iş olarak “huzur bozan rektör seçim sistemine son verilip, bir an evvel atama sistemine geçilmelidir” deniliyor. Bu görüşlere elbette katılmıyorum. Rapor 2017 tarihli; aradan geçen altı yıl içerisinde rektörler cumhurbaşkanı atamasıyla gelmeye başladığı gibi, piyasalaşma ve yaygınlaşma konusunda da önemli adımlar atılmasına karşın, Türkiye üniversite sistemi gerilemeye devam ediyor, hem de tarihinde görülmedik bir hızla.

KÜNYE: Türkiye’de Yükseköğretim ve Bilgi Üretimi (Öneriler) Raporu. Haz.: Cafer Marangoz, Muhlis Özkan, Halis Ölmez. Anadolu Vakfı Yay., 2017. Satılmıyor, Vakıf sitesinde pdf’si var.

Ancak bir önceki yazımda söylediğim gibi, en kötü üniversite politikası kitabında bile pek çok doğru bulunur. (2) İşte rapordan seçmeler:

* “Çağdaş bir üniversite, mensuplarına okuma, araştırma, bilgiye ulaşma, düşünme, soru sorma, tartışma ve eleştirme imkânı sağlamalıdır” (s.15).

* “Bizde politik tercihlerini açıkça belirtmiş, seçimlerde bir partiden aday olmuş insanların rektör ve YÖK üyesi gibi makamlara getirilmeleri sık görülen bir durumdur. Bu durum sadece akademik özgürlük ve özerklik bakımından değil, etik açıdan da doğru değildir” (s.21).

* “Bazı üniversiteler meslek üniversitesine çevrilmelidir” (s.35).

* “Temel bilimlere önem verilip, yatırım yapılmalıdır” (s.36-7).

Söz doğru olunca ne denir?

Evet Okumanın Halleri’ni her okuduğumda başka kitaplara gitmekten kendimi alamadım. Sanırım “özgeçmişimi yazmaya kalksaydım…okuduğum kitapların-okunuş sırasıyla- bir listesini çıkarırdım, yanlarında da -o sıralarda- dinlediğim müzikler, gördüğüm bazı resimler yer alırdı” (s.96). Tıpkı Alberto Manguel’in ‘her kütüphane otobiyografiktir’ (3) demesi gibi. Manguel için ‘kitap kurtlarının piri olması, herkesin düşündüğünü onun ifade edebilmesinde’ (4) diye yazmıştım. Düşünüyorum da, benzer tanımlamayı Sırma Köksal için de yapabilirim.

Neyse, yirmi yıl gecikmeyle de olsa bu yazıyı yazabildim ya. Artık okumaya dönebilirim çünkü “yaşam çok zamanımızı alıyor” (s.103).


(1) https://www.konak.bel.tr/files/55-knk-yaz-2023-ikilipdf_08-06-2023_14-48-18.pdf

(2) https://www.ilerihaber.org/yazar/akademi-kitaplarini-okuma-gerekcesi-159482

(3) Manguel A. Kütüphanemi Toplarken, YKY, Çev.: Seber Y., 3. baskı, 2022. 

(4) https://www.ilerihaber.org/yazar/sermayenin-yayinciligi-159019