Bir yabancılaşma hikayesi: ‘Kumru ile Kumru’

Bir yabancılaşma hikayesi: ‘Kumru ile Kumru’

Roman köyden kente göçün ve tüketim toplumuna adapte olmaya çalışmanın ana karaktere getirdiği yıkımı sade ve akıcı bir dille aktarırken günümüz insanının nesneler ve tüketimle ilişkisini de sorgulatmaktadır.

Özlem Yıldırım

Kumru ile Kumru’da doğadan kopma, insanın özünden uzaklaşması ve tüketim kültürü içerisinde yaşamanın insanı yabancılaştırması temaları karakterlerin dönüşümleri üzerinden aktarılmıştır. Bu yazıda romanın dönüm noktaları, karakterleri dönüştüren unsurlar ve roman içerisindeki imgeler incelenmiştir.

Tahsin Yücel’in “Kumru ile Kumru” adlı romanı, ana karakter Kumru’nun dönüşümünü anlatmaktadır.

Anlatının başlangıcında doğa, doğallık ve köy ile özdeşleştirebileceğimiz Kumru karakteri, evlenip İstanbul’a gitmesi, büyükşehir hayatına uyum sağlamaya çalışması ile tüketim toplumunun, yabancılaşmış, nesneleşmiş bir parçası haline gelmektedir. Roman, bu iki Kumru’nun öyküsünü, köylüden kentliye dönüşümün, doğadan ve kendi doğasından, “köklerinden” kopmuş olan Kumru’nun, anlatının başındaki Kumru’yu, onun değerlerini ve ardından kendini de yok etmesini anlatmaktadır.

Roman köyden kente göçün ve tüketim toplumuna adapte olmaya çalışmanın ana karaktere getirdiği yıkımı sade ve akıcı bir dille aktarırken  günümüz insanının nesneler ve tüketimle ilişkisini de sorgulatmaktadır.

Anlatı boyunca karşımıza çıkan olay, durum, mekân ve kişiler başlangıçta tanıdığımız Kumru’nun, diğer Kumru’ya dönüşmesine neden olmaktadır. Onu dönüştüren bu zincir; Kumru’nun, İstanbul’da kapıcılık yapan Pehlivan (asıl adı Haydar Yarma) ile evlendirilmesiyle başlamaktadır. Pehlivan, Kumru’nun aksine, çok iri yapılı, güçlü biridir. Bu özelliğinden ötürü, kapıcılıktan önce, hemşerisi gazino patronu İsmail Bey’in korumalığını yapmıştır. Ancak merhameti; bu işi devam ettirmesine engel olmuş, kazancı iyi olsa bile işini bırakıp kapıcılık yapmasına neden olmuştur. Para uğruna özünden vazgeçmemiştir.  

Kumru, evlendirildiğinde on yedi yaşında, küçük yapılı, oldukça güzel ve akıllı bir kızdır. Ablası henüz bebekken ölmüştür ve ailesi onun ölümünü, Kumru’nun da doğumunu bildirmemiş, ablasının nüfus kâğıdını Kumru’ya ait göstermişlerdir. Böylece Kumru, vefat eden ablasıyla aynı ismi taşımaktadır. Bu noktada da iki kardeşin adları ile romanın adı arasında ilişki kurulabilmektedir. Kumru ile Kumru; ana karakter Kumru ile onun uzaklaştığı, yabancılaştığı, unuttuğu özünü, saflığını imgeleyen ablası…  

Kumru ile Pehlivan’ın çok geçmeden ikiz bebekleri olur. Bebeklere isimlerini Pehlivan’ın çok saygı duyduğu hemşerisi İsmail Bey verir: Sultan ve Hakan. Hakan çok zeki bir çocuk olur, Sultan ise söylenenleri ve türküleri yinelemekte çok iyidir, bir makine gibi vurgu ve tonlamaları birebir kopyalayabilmektedir ama anlama yeteneği geri olan bir çocuktur. Anlatı içerisinde zaman zaman Kumru’nun kendine ve hayata yabancılaşmasıyla edimlerini de anlamdan yoksun ama otomatikleşmiş bir şekilde hatasız yapmasıyla, Kumru ile Sultan arasında benzerlik görülmektedir. Sultan’ın görünüş olarak da Kumru’ya çok benzediği, birçok kez roman içerisinde geçmektedir.  

Kumru’nun köylülükten, başka bir insan türünün örnekleri olarak gördüğü kentliliğe geçiş sürecinin en önemli aşamaları, onun gündeliğe gitmesiyle başlamaktadır. Gündeliğe gittiği evler, o evlerdeki yaşam tarzı, teknolojik aletler Kumru’ya çok yabancıdır. Kumru’nun kentliliğe geçiş sürecinin ve romanın en önemli dönüm noktalarından biri de bu evlerden birinde görüp hayran kaldığı teknolojik ev aletlerinden biriyle tanışması olmuştur. Gündeliğe başladığı ilk zamanlarda ona çok uzak görünen bu nesnelerden biriyle, kendini yakın hissettiği Tuna hanımın evinde tanışmıştır. Genç, güzel, okumayı seven ve maddi olarak oldukça rahat bir konumda olan, Yahudi asıllı ve İstanbullu Tuna hanım; diğer ev hanımlarının aksine Kumru’ya arkadaşı gibi davranmakta, ona yardım etmeye ve onu kendine göre iyi yönde değiştirmeye çalışmaktadır. Kumru onun evini çok beğenmekte ve kendini bu evde çok mutlu hissetmektedir. Kumru, Tuna hanımın buzdolabının içini gördüğünde büyülenmiştir. İlk kez bir buzdolabının içini bu kadar yakından görmüştür ve karşısındaki düzen onu kendine hayran bırakmıştır ve “Ben ömrümde böyle güzel bir şey görmedim”, demiştir (Yücel, T. Kumru ile Kumru, s.58, Can Yayınları). Tuna hanımın buzdolabıyla tanışmasından sonra onu, Vestigos’u aklından ve dilinden düşürmemiş, hayatının odağındaki arzu nesnesi haline getirmiştir. Bu tanışma, romanın dönüm noktalarından biridir. Kumru’nun tüketim tutkusu Vestigos’la başlamıştır. Çok çalışarak Vestigos’a sahip olur. Ama aldığı buzdolabının Tuna hanımın buzdolabıyla aynı olmadığını düşünür çünkü içi boştur. Bu durum Tuna hanımı duygulandırır ve onu Migros’a götürüp büyük bir alışveriş yapar. Migros’u görmek Kumru için Vestigos’un içini gördüğü zamanki gibi şaşkınlık ve hayranlık uyandırıcı olmuştur. Kumru’ya göre Vestigos her zaman dolu olmalıdır, yerleşim düzeni değiştirilmemelidir ve içini doldurmak için Migros’tan alışveriş yapılmalıdır. Kumru sürekli Migros’tan alışveriş yapabilmek için çok daha fazla çalışmaya başlamıştır. Kumru’nun evinde buzdolabı bir araç, yaşamı kolaylaştıran bir ev eşyası değildir. Buzdolabı Kumru’ya değil, Kumru buzdolabına hizmet etmekte, ailesini değil Vestigos’u doyurmak için çalışmaktadır. Modern toplumda çoğu zaman tüketim; bir ihtiyacı karşılamaktan çok, kendisi bir ihtiyaç haline gelmiştir (Topay, G. Erdem, R. (2019). Bu durum, Kumru’nun artık alışverişi ihtiyaçlarını karşılamak için yapmamasını açıklar niteliktedir. Migros ve Vestigos, roman içerisinde tüketim kültürünün birer sembolüdür. Vestigos’a sahip olmak Kumru’yu değiştirmeye başlamıştır, artık daha özgüvenlidir; kendini üstün hissediyordur, giyimini değiştirmiş bir kentli gibi giyinmeye başlamıştır. Ailesini, köyünü ise artık daha az anımsamaktadır.  

Kumru’nun buzdolabı için duyduğu heyecan zamanla kaybolmuştur. Vestigos, ulaşıldıktan sonra sıradanlaşmıştır. Kumru ise tutkusunu, amacını yitirmiştir. Hala aynı şeyleri yapıyor olsa da, artık yaptıklarını, romanda geçen ifadelerle, “kendini vermeden”, “bir başkasının yerine yapar gibi” yapıyordur.  Kumru’nun gündeliğe gitmesi ve kazandıklarını tüketime yatırması, aslında tüketim için çalışıyor olması onun kendisine ve hayata yabancılaşmasına neden olmuştur. Yemek, içmek, tüketmek için çalışmak durumunda olan insan bu rutinin içinde giderek kendi doğasından, gerçekleştirmek istediği özünden uzaklaşır, kendisine yabancılaşır ve çalıştıkça tükendiğini hisseder (Demir, Z. 2018). Modern yaşamın içerisinde Kumru tüketmek için çalıştıkça, doğanın düzeninden de uzaklaştıkça kendisinden, insanlardan ve hayattan uzaklaşır. Köyünden ve özünden uzaklaştığını hissettiğinde kapıcı dairesinin bahçesindeki nar ağacına gidip ondan af diler, onunla konuşur, meyvelerini okşar. İstanbul’a geldiği ilk zamanlarda nar ağacının oldukça uzun süren meyve verme sürecini izlemek Kumru için büyük bir mutluluk kaynağı olmuştur. Nar ağacı; doğayı, tüketimi değil üretimi, yabancılaştığı köklerini ve köyünü imgelemektedir.  

Buzdolabını aldığı ilk zamanlardaki hali birkaç hafta sonra kaybolmuştur. Çünkü özgüveninin ve güçlü hissetmesinin kaynağı kendisi değil, sahip olduğu bir nesnedir. Tüketim toplumunda birey ürettikleri ile değil tükettikleri ile sınıflandırılmaktadır (Topay, G. Erdem, R. (2019). Kumru da gündeliğe gittiği hanımlardan Behiye hanıma, onu sevmediğini, bir daha evine gelmeyeceğini rahatlıkla söylerken tükettiği nesnenin ona hissettirdiği üstünlük duygusundan güç almıştır.  

Kumru’nun alacağı bir sonraki nesne televizyondur. Kapıcı komşularından sözüne güvendikleri Bilal dayının, televizyonu sürekli övmesi ve bilginin kaynağı olarak göstermesi bunda etkili olmuştur. Kumru buzdolabında olduğu kadar tutkuyla, heyecanla televizyon hayali kurmasa da yine de ona sahip olması gerektiğini düşünüyordur. Pehlivan ise maddi olarak bu istekleri karşılayabilecek bir işte çalışmadığı ama Kumru’nun isteklerini de yerine getirmeyi çok istediği için, bıraktığı korumalık işine geri dönmeye karar verir. Kendisine, özüne aykırı gördüğü için şiddet içeren bu işi bırakmış çok daha az kazancı olan kapıcılık işini seçmiştir. Ama Kumru’nun sahip olmak istediği nesneleri karşılayabilmek için değerlerinden vazgeçerek eski işine geri dönmek zorunda kalmıştır. Gazino patronu İsmail Bey Pehlivan’ı işe geri alıp onlara kapıcılık yaptıkları apartmanın 14 numaralı dairesini vermiş, içini donatmış, Kumru’nun isteyebileceği bütün ev eşyalarına sahip olmasını sağlamıştır. 14 numaralı dairenin eski kiracıları sevilmeyen insanlardır ve Kumru ile Pehlivan da kapıcılık yaptıkları apartmanda birden boğaz manzaralı bir daireye sahip olunca kapıcılar tarafından sevilmeyen, istenmeyen insanlar olmuşlardır.  

Kumru’yu yeni evi ve eşyaları çok mutlu etmiştir. Yine de kendini evinde oranın sahibi değil konuğu gibi hissetmektedir. Bu hızlı değişim, sahip olduklarını benimsemesini zorlaştırmış, yeni konumunun uzun sürmeyeceğinden korkar olmuştur. Kumru elinin altındaki nesnelere karşı daha önce buzdolabına duyduğuna benzer bir istek ya da heyecan duymamaktadır. Onlara sahip olma düşünün, gerçeğinden daha heyecan verici olduğunu düşünmektedir.

Kapıcılık yaparken diğer kapıcılarla sık sık yaptıkları muhabbetler yerini soğukluğu hatta düşmanlığa bırakmıştır. Kumru’nun araba kullanmayı öğrenip, Tuna hanımın arabasının aynısını alıp kısa süre öncesinde kapıcılığını yaptıkları apartmanın önüne park etmeleriyle bu düşmanlık geri dönülmez bir hal almıştır. Kumru’nun yakın hissettiği tek kişi olan Tuna hanım dahi Kumru’dan soğumuştur. Kumru’nun çok iyi araba kullanması, Tuna hanımın arabasının aynısını alıp bunu sıradan bir olay gibi anlatması Tuna hanımın artık Kumru’ya diğer kapıcıların baktığı gibi bakmasına neden olmuştur. Kumru’nun arabayı rahatça kullanmasını izlerken “Çok değişti, başka türlü bir şey oldu bu kadın, belki şeytanın ta kendisi. Daha dün okuma bile bilmezdi, nasıl öyle boşlukta kaydırır gibi çıkarıverdi arabayı, nasıl götürdü, ne kadar rahattı!” (Yücel, T. Kumru ile Kumru, s257. Can Yayınları) diye düşünmüş, bundan sonra Kumru ile vakit geçirmek istemediğini ona belli etmekte sakınca görmemiştir. Eski yakınlığı göremeyen Kumru ise artık dertlerini Tuna hanımla paylaşamaz olmuştur. Tuna hanım Kumru’nun sıkıntılı halini pahalı bir nesne hevesi olarak yorumlamış ve Kumru için, içinden, “açgözlü köylü” diye geçirmiştir. Tuna hanımın bu tutumu, köylü sıfatını bir aşağılama ifadesi olarak kullanması, her ne kadar Kumru’ya her zaman arkadaşı gibi davranmaya çalışsa da onu dengi olarak görmediğini göstermektedir. Tuna hanım, Kumru’yu sevmiş, ona merhamet etmiş ve ona bir şeyler öğretmeye çalışmıştır. Kumru okuma yazma öğrenip, çok iyi araba kullandığında ve maddi olarak hiçbir ihtiyacı kalmadığında yardım eden-yardım edilen denklemi bozulmuş ve Kumru’dan soğumuştur.  

Kumru ile Pehlivan’ın hızlı bir şekilde “kentli” yaşama adapte olmalarının ve zenginleşmelerinin sembollerinden olan Kumru’nun arabası komşu kapıcılardaki nefreti körüklemiştir ve arabaya zarar vermeye başlamalarına neden olmuştur. Pehlivan, arabaya zarar verenleri büyük bir şiddet göstererek cezalandırmıştır. Romanın başlarında Pehlivan’ın merhameti, bu nedenle de iyi kazandığı işini bıraktığı görülürken; zenginleşme süreci ve şiddet içeren işine geri dönmesi, onu başlangıç noktasındaki halinin zıttı bir hale dönüştürmüştür. Bu dönüşüm onun sonu olur, gösterdiği şiddet fazlasıyla ona geri döner ve hayatını kaybeder.

İstanbul’a yerleştikten yıllar sonra ailesine yazdığı mektuba gelen cevapta annesi ile babasının öldüğünü öğrenen Kumru’yu, bir de Pehlivan’ı kaybetmek, tamamen boşluğa itmiştir. Kumru, modern yaşamın tüketim kaygılarına kendini kaptırmış, İstanbul’a geldikten sonra ailesiyle hiç iletişimde olmamış, onları görmemiştir. Aynı kaygılar Pehlivan’ı da kaybetmesine yol açmıştır. Bu kayıplar yaşamla, anlamla, kendisiyle ve insanlarla olan bağlarını tamamen koparmasına yol açmış, kızıyla kendisinin hayatına son vermiştir. Göç ettiği kent yaşamı özünü korumasına engel olmuş, Kumru, tüketim kültürünün onu, değerlerini ve ailesini yok etmesine engel olamamıştır.

Künye: Kumru ile Kumru, Tahsin Yücel, Can Yayınları, 2019, 312 sayfa.